Devleti bir adamla, dini bir partiyle karıştırıp duran muhalefetimiz olsa olsa karanlığımızın bir başka tonu olabilir.
Geçtiğimiz günlerde birbiriyle çok ilişkili üç gelişme Türkiye’nin gündemini belirledi: iki yargı kararı ve bir festival iptali. Sıralama yapması güç ama diyelim ki ilk haber Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geldi. Kayseri’de bir devlet okulunda öğretmen olan Yüksel Yalçınkaya’ya “FETÖ üyesi olduğu” gerekçesiyle altı yıl üç ay hapis cezası verilmesine yönelik bir karar idi bu.
“Leading case” (önde gelen ve diğerlerine örnek olacak) olarak ele alınan davanın kararında Türk yargı sürecindeki onlarca hukuk ihlali bıkmadan usanmadan sıralanmış. “Yasa, iddia, suç, delil” gibi kavramların Hukuka Giriş dersi tadında irdelendiği metinden, bu davanın semt pazarlarındaki “Seç al; 3 parça 50 TL” sepetlerine döndüğü anlaşılıyor. Pazardaki en ucuz sepeti alt üst eden bir grup insan hayal edebiliyorsanız, AİHM kararını okumanıza hiç gerek yok. Karar işte tam öyle bir yargılama kaosunu anlatıyor.
İkinci olay Gezi Davası hakkındaki Yargıtay kararı idi. Osman Kavala’ya verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının onaylandığı bu kararla biri milletvekili olan 4 kişinin 18’er yıl hapis cezası da kesinleşmiş oldu.
“Ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası kafanızı karıştırıyor mu? Hiç karıştırmasın. Şöyle: Abdullah Öcalan’ı idam etmekten çekinen Türkiye Cumhuriyeti, idam cezasının hukuktaki karşılığını 2002 yılında “ağırlaştırılmış müebbet” olarak değiştirdi.
Yani Yargıtay’ın onayı, süreçteki bütün hakimlerin -aslında- Kavala’yı idam etme kararında olduklarını ama zamanı büküp de geriye gidemediklerini gösteriyor. Tam bir kin kusma ve hınç örneği.

Üçüncü gündem konumuz Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin iptal edilmesi idi. 15 Temmuz sonrasında rejimi değiştiren KHK’ların bir diğer sonucu olan KHK’lı insanların yaşadığı zorlukları işleyen “Kanun Hükmü” filminin festivalde yer alması etrafında büyüdü tartışmalar. Filmin festivalden çıkarılması, sansür tepkileri üzerine filmin seçkiye tekrar dahil edilmesi, tek adam iradesinin baskıda diretmesi ve sonunda 60 yıllık festivalin tarihe gömülmesine tanıklık ettik. Filmin festivalde yer alması terör sayıldı. Zira bu filmin gösterimi, puslu OHAL yıllarını ölümüne savunan otoriter cephede gedik açabilirdi. İktidar iltisaklıları yine 15 Temmuz ağzıyla, bu kez sanatçı ve festival organizatörlerine hücum etti.

Her üç gündem konusu da anlatması uzun birer arka plana sahip. Örneğin biliyorsunuz, Osman Kavala “ağırlaştırılmış müebbet” cezası aldığı bu davadan beraat etmişti aslında. Ama hapishaneden çıkmadan yeniden gözaltına aldılar Kavala’yı. Hakimleri değiştirip yeniden yargıladılar. Hakim sürgün, beraat eden Kavala ise “idama” mahkum edildi. Şimdi bu pazar sepeti değil de adalet mi sizce?
Örneklerin her üçü de asıl olarak tek bir odağa düğümleniyor: 15 Temmuza. Siyasal İslamın Türkiye ayağının sıçrama yaptığı güne yani. 15 Temmuz bir tarih sayılamaz artık. 15 Temmuz, Cumhuriyet rejiminin, ikinci adamı düşünülemeyecek kadar tek olan bir adamın imzaladığı KHK’larla tasfiye edilmesinin adıdır. 15 Temmuz’dan önce başka devlet kurumları, başka idari makamlar ve mekanizmalar tarafından yönetiliyorduk. Şimdi ise bir Saray var ve onun ilişikleri tarafından yönetiliyoruz. İşte bu değiş tokuşa 15 Temmuz deniyor.
O gece şapkadan tek adam rejimi çıktı ve siyasal İslamcılar ancak o geceden sonra kendilerini gerçekten özgür hissetmeye başladılar.

15 Temmuz konsepti, “Taliban’la çok da ters bir yanımız yok” açıklaması yapan özgüvenin ana yurdu. İmar hokkabazları, vergi yolsuzları, kadın katilleri, çocuk tecavüzcüleri falan hep o topraklarda yaşıyor. Zaten hepsi aynı manifestoyu okumuyor mu ezberden: “Devletinin yanında, milletini seven insanlarmış” onlar. “Tıpkı 15 Temmuz gecesi yaptıkları gibi vatan yolunda kahramanca mücadele ettikleri için onun bunun kumpasına gelmiş ve çocuk tacizcisi, hırsız, hortumcu falan olmuşlar” hep. “Türk yargısına da güvenirlermiş.”
Yaklaşana Saldıran Bir Tabu: 15 Temmuz
Bir rejimi bir gecede değiştirdiğinizde o gecenin etrafına çok güçlü savunma mevzileri kazmanız gerekir. Güvende kalabilmeniz için şarttır bu. Yaklaşan herkesi saf dışı bırakan tavizsiz bir emniyet şeridiniz, o gecenin etrafında büyük bir yığınağınız olmalı. O konuya girmeye yeltenen mahkemeler, hak savunucuları, festivaller falan en sert şekilde geri püskürtülmelidir. Sahte gerçekler dokunulmazlık sağlanmış saldırganlar ve sorgulanması suç olan tabularla yaratılır. İşte Siyasal İslamcılar 15 Temmuz’dan böyle korunaklı bir kült yaratmayı deniyor. Bu sayede şapkadan keyiflerine uygun bir rejim çıkarmanın sorumluluğundan kurtulabilirler, o da belki!
Gündelik koşturmaca içinde size sıradan bir haber motifi gibi görünüyor olabilir ama Osman Kavala ile arkadaşlarının tutsaklığı, Kanun Hükmü filminin bir festivalden yasaklanması ve Yalçınkaya Kararı falan hep çok önemli şeyler. Kendinize gelip yakın gözlüklerinizi takmalısınız. Hep aynı kindar kitle tarafından linç edilen gerçek insanlar bunlar. Çocukları, sevenleri ve savunmamız gereken özgürlükleri var her birinin.
Karanlığı Görünce Büzüşen Aydınlığımız
Mafyasından katiline, hırsızından çocuk istismarcısına kadar her yancısını hiç utanmadan savunup duran yobazları görmüyor musunuz? Sizin tereddüt ettiğiniz her gün, bu canilerden biri daha tahliye kararı alıyor bir mahkemeden. Hiç mi savunmaya değmiyor sizin aydınlığınız? Karanlığı görünce büzüşüveren aydınlık, gerçekten aydınlık mıdır yani!
Muhaliflerin kimi söylemlerine bakılırsa Kanun Hükmü filmi FETÖcü olmayan (sol tandanslı) iki KHK’lının hayatını anlattığı için festivale katılabilmeliymiş, ötesi değil. Milliyetçi muhalif kesimlere de bakarsanız Osman Kavala dış mihrak ajanı bir devlet düşmanı olabilir, temkinle yaklaşmalıyız. AİHM mahkemesi kararına yönelik görüşlere ise “Kim bu KHK’lı Yalçınkaya? Solcu mu, FETÖcü mü?” kaygısı eşlik ediyor. Böyle bir muhalefeti harman sapı gibi ordan oraya savurmanın nesi zor?

Muhalifler masum olanın yanında derhal ve eksiksiz olarak yer almadığı sürece bu ülke asla aydınlanamaz. Muhalifler “vatan- millet-Sakarya nutku atıyor” diye suçluları ifşa etmekte tereddüt ediyorsa bu ülke asla aydınlanamaz. Yolsuzluk haberlerinin engellenmesini devlet güvenliği zanneden, gençlik festivallerinin yasaklanmasını din tüccarlarıyla beraber kutlayan, LGBT denince kürsü yobazı gibi konuşmaya başlayan bir muhalefet olsa olsa karanlığımızın başka bir tonu olabilir.

Türkiye siyasal İslamın gündemden gündeme seke seke koşup ilerlediği bir ülke. En temel adalet ve özgürlük sorularını bile ancak kırk takla atıp şerhler düştükten sonra, yarım ağızla cevaplayan partiler de patırtılar da hep gereksiz kalabalıktır böyle ülkelerde. Karanlığa karşı mahcup mahcup mırıldanan toplumların tek kaderi ışıksız kalmaktır.

Osman Kavala KHK’lılar kadar FETÖcü, her festival hapisteki gazeteciler kadar tutuklu, Barış Akademisyenleri çete müteahhitlerine karşı zeytinliğini korumaya çalışan köylüler kadar suçlu bu ülkede. Bu anlaşılmalı artık. Bütün bu farklı gibi görülen şeylerin, aslında tek bir “Özgürlük mü yoksa dikta mı?” seçimi olduğunu hala fark etmemiş kimselerin hiç faydası yok tek bi şeyimize! Devleti bir adamla, dini bir partiyle karıştırıp duran muhalefet sadece orta çağa yolculuğumuzu hızlandırıyor.

Sarayda henüz bir odanız olmayabilir. Ama içinde değil de bahçesinde sıraya geçip yoklamanızı vermeniz… Veya son tahlilde zaten sarayın sallamakta olduğu bir salıncakta bir o yana bir bu yana gidip gelmeniz sizi muhalif yapmaz. Her dikta salıncaklarıyla ve salıncak meraklılarıyla kurulur.
Uğur K.Yiğit, Dr. (3 Ekim 2023)
“MUHALEFETİMİZ” üzerine bir yorum