15 Temmuz 2026
Tüm ölmüş kuşakların geleneği,
yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker (Marx, 2016).
Giriş
15 Temmuz (15T) darbe girişiminin ardından bir dizi idari ve cezai yaptırıma maruz kalan insanlar (onlara ‘Mağdur’ diyeceğiz), genellikle sosyal medya platformları üzerinden seslerini duyurmaya çalışıyorlar. “Fetöcü, darbeci, hain” vs. suçlamalarla ve erişim engelleriyle kesintiye uğrayan bu sesler, daha ziyade mağdurların acıklı hikâyelerine dikkatimizi çekmekte.
Ancak dikkatimizi çekmesi gereken bir ayrıntı daha var: Seslerin mağdurlar arasındaki eşitsiz dağılımı. Mağdurların “sivil” kanadı (onlara ‘KHKlılar’ diyeceğiz), görünürlük ve etkinlik anlamında “askerî” kanadın önüne geçmiş görünüyor. Bu ikincisine verebileceğimiz özel bir isim yok. Çünkü onlar yoklar; daha doğrusu görünmüyorlar.
“Sivil-askerî kanat” terimlerini, ifade kolaylığı adına metafor olarak kullanıyorum. Yoksa asker kişilerin de çoğu KHKlı. Ancak onlar, mağduriyeti “geniş aile” formunda ve daha dramatik koşullarda deneyimliyorlar.
Yıllardır dışlanma, mağduriyet, zulüm, isyan ve direniş üzerine yazan biri (ve aynı zamanda bir KHKlı) olarak, geçen Mayıs ayında 15T mağdurlarının bir etkinliğinde konuşmam istendiğinde kabul etmemek olmazdı. Ne de olsa konunun uzmanı (?) sayılırdım. Benden mağduriyetler üzerine “sosyolojik” bir değerlendirme istenmişti. Hem mağdurların hem de mağduriyet yaratan uygulamaların belirli sosyolojik kavramlar karşısındaki durumunu analiz etmeye çalışan bir not hazırladım. Böyle bir analizin, mağdurlar için “olası en iyi çıkış stratejisi” konusunda ortak bir anlayış geliştirmeye katkısı olabileceğini düşünmüştüm.
Yanılmak can sıkıcı olsa da öğreticidir; deneyim haritamızı zenginleştiren bir yer işareti sağlar. Konuşmamı askerî kanadın yer yer sataşmaya varan müdahaleleri ve sivil kanadın tutkulu destekleri arasında tamamlayabildim. Çıkışta bekleyen polislerin GBT kontrolünden “sorunsuz” geçip olay yerinden uzaklaştım.
Çoğunluğu “kursiyer teğmen” yakınlarından oluşan askerî kanada göre, “tuzu kuru” biriydim ve söylediklerim konuyla ilgisizdi. Buna karşılık, KHKlılar’ın çoğu benimle hemfikir görünüyordu. O kadar ki elimdeki konuşma metnini “bir yerlerde” yayınlanma ihtimalinden söz ederek kurtarabildim. O yerlerden biri Özgür Siyaset sitesi oldu. Burada ise ortalığı karıştıran metnin atıflı-kaynakçalı ve biraz akademik versiyonunu paylaşıyorum.
Mağduriyetin Sosyolojisi
“15T mağduru”, KHKlı nitelemesine kıyasla daha tanımlayıcı ve yüklü bir kavram. Buna karşılık “KHKlılık” görece daha popüler. Darbe girişiminin 10. yıldönümünde, KHKlılar’ın adil yargılanması, itibarlarının iadesi vs. yönünde medyada çokça yorum ve değerlendirme görmek mümkün. KHKlılar lehine konuşmak, onlar adına bir şey talep etmek, siyaseten “meşru” görünüyor. Ne de olsa onlar, OHAL koşulları altında bir gecede işinden edilmiş ve savunma hakkı tanınmamış “sivil” yurttaşlar. Mağduriyetleri, hem hukuki hem de siyasi anlamda daha somut ve “görünür” durumda. Nitekim muhtelif AİHM kararları da KHKlılar’ın uğradığı haksızlığı teyit ediyor. Onların hikâyelerini duyurma misyonunu üstlenen KHKTV sayesinde zengin bir dijital mağduriyet arşivi oluştu.
Bu koşullarda KHKlılar’ı savunmak, muhalif bir siyasetçi için pek riskli görünmüyor. Hatta iktidar partisinin “muhalif görünümlü” figürleri bile zaman zaman KHKlılar lehine konuşabiliyor.
Ancak askerî kanada gelince işin rengi değişiyor. Endişeli ailelerin talepleri ürkek bakışlarla karşılanıyor. Siyasetçiler onlar lehine iki kelam etmekten kaçınıyor. Bu kaçınmanın siyaseten “haklı” görünen bir nedeni var: Mağdurlar asker kişilerden oluşuyor. Darbe dediğiniz de özünde asker kişilerin bir eylemi değil mi? Bu algılamada, onların ellerine silah almamış olması, verilen emre itaat etmiş olması vb. detaylar ilgi çekmiyor. Darbe girişimiyle ilişkili görülen bir askerin müebbet hapse mahkûm olması yadırganmıyor. Mağduriyetin mahkûmiyetle iç içe deneyimlendiği koşullar, askerî kanat açısından sosyo-politik anlamda çok önemli bir zorluk barındırıyor. Aradan geçen on yılda bu zorluğun aşılamamış olması anlamlı.
Bu arada, sivil kanat (KHKlılar) için de bir saptama yapmak gerekiyor: “Giyilebilir teknolojiler” gibi, modern devlet de uyrukları için giyilebilir statü ve kimlikler üretir. KHKlılık, bu anlamda Devlet tarafından giydirilmiş bir elbisedir. Ancak bu elbise, kefen işlevi de görebilecek şekilde tasarlanmıştır. Tasarım, böylece KHKlılar’ı mevcut toplumsal ve siyasal düzen karşısında kırılgan ve güçsüz pozisyonda tutuyor. Özetle, artan popülaritenin tadını çıkarabilecek durumda değiller.
Genel olarak 15T mağdurları, “kültürel olarak içerilmiş, yapısal olarak dışlanmış” bir topluluk. Bir taraftan inançlarınız, dini-milli ve ahlaki değerleriniz, kültürel pratikleriniz vs. üzerinden ülkenin sosyal dokusuna “entegre olmuş” görünürken, diğer taraftan bu ülkenin temel kurumlarına (hukuk sistemi, sosyal güvenlik, işgücü piyasası vs.) eşit şartlarda erişiminiz kısıtlanmıştır.
Bu koşullardaki bir mağdur, toplumun “kültürel parçası” olmayı sürdürse de sosyoekonomik anlamda “dışarıda” kalmaya devam eder. Kültürel içerilme aidiyet; yapısal dışlanma mahrumiyet duygusu yaratır. Bu çelişkili manzara, “başkasının nazarında var olmak” (Fischer, 2022) gibi esasen çok temel bir insanî ihtiyacın giderilmesi için zorunlu olan iletişim ve temas imkânlarını sınırlar.
Mağdurların çoğu, mevcut iktidarı tutkuyla destekleyen muhafazakâr kitleyle aynı kültürel yörüngede yer alıyor. Gelin görün ki bu kitle tarafından dışlanmış durumdalar. Aradan geçen on yılda sosyolojik anlamda “yapısallaşan” bu dışlanma, onarıcı bir yasal düzenlemeyle sona erecek gibi de görünmüyor. Bunun nedenleri var.
Yapısal Dışlama
“Marjinalize edilmiş” gruplar, zamanla sosyal ağların çeperlerine doğru itilir ve kaynaklara (gıda, giyim, eğitim, sağlık, barınma vs.) erişimleri kısıtlanır. Bu tür erişim farklılıkları, toplumun geri kalanı ile mağdurlar arasında ölçülmesi ve ortadan kaldırılması zor, kalıcı yapısal eşitsizliklere yol açabilir. Sosyal ağlar düzeyinde zuhur eden bu eşitsizlikler, özellikle sosyal sermaye,[*] finansa erişim, görünürlük, istihdam ve iş kurma imkânları ve bilgiye erişimde kendini gösterir (Karimi & Cinardi, 2026).
Dışlama yapısallaştığında grup üyeleri, daha geniş toplumsal gruplara katılımda ya da -sosyal yardım programları gibi- destek ağlarına erişimde başarısız olurlar. Grup, nihayet koşulların kendi lehine döndüğü senaryoda dahi “dışlanmış” olarak kalmayı sürdürür. Mağdurlar için yola çıkan araştırmacılar, politika yapıcılar, hizmet sağlayıcılar vs. onlara ulaşmakta; onlarla etkileşim kurmakta ya da anket yapmakta zorlanırlar. Onlar artık “ulaşılması zor” (hard-to-reach) ya da daha nazik bir terimle “sesi nadir duyulan” (seldom-heard) gruplar kategorisindedir. Bu gruplar için yapılabilecek çok az şey vardır; kendilerine sunulan fırsatlardan yararlanma yetileri körelmiştir. Yetkililere duyulan güvensizlik, damgalanma korkusu veya Devlet’le ilgili olumsuz geçmiş deneyimler de kuşkusuz bunda etkilidir.
Bu koşullardaki bir grup, ya bu diyardan gidecek ya da dağılıp yok olacaktır. Dışlamaya maruz bir grubun üyesi, sosyal sermayesini hızla kaybedeceğinden sosyoekonomik statüsü daha yüksek kişilerle etkileşimde bulunması zorlaşır. Dışlama, grup üyesini yalnızca daha az itibarlı yapmaz, aynı zamanda onu daha küçük ve çeşitliliği daha az sosyal ağlara mahkûm eder (Baalbergen & Jaspers, 2023).
Sosyal yoğunluğun çok düşük olduğu senaryoda grup dayanışması sürdürülemez. Az sayıda bağlantıya sahip seyrek ağlarda, her birey bağımsız olarak farklı çözümler arama eğiliminde olacaktır. Bu da o grubu nihayet “güvencesiz ve ucuz işgücü” kaynağı yapar. Mağdurların, işgücü piyasasının görece düşük nitelikli kesimlerinde çalışma olasılığı daha yüksektir.
Dışlanan grup üyelerinin eşit ağ (network) fırsatlarına sahip olabilmek için izleyebilecekleri en iyi “strateji”, grup içi bağlantıları sürdürmek ve geliştirmektir. İnsanlar, temel demografik özellikler bakımından kendilerinden farklı olanlardan ziyade kendilerine benzer kişilerle daha fazla etkileşim kurma eğilimindedir (McPherson vd., 2001). Ne de olsa “kuş ancak kendi cinsinden kuşlarla uçar” (Mesnevi, 2: 2101). Literatürde “homofili” olarak bilinen bu eğilimin, on binlerce insanın “terörist” olarak damgalanıp aynı kefeye konulduğu senaryoda daha da güçlenmesi beklenir. Ancak burada, o muzip “çok beklersiniz” cevabını haklı çıkarabilecek yapısal bir kısıt var:
15T mağdurlarının “kümelenme” (clustering) tarzı, ne mesleki ne de sosyal anlamda bir refah adacığı yaratacak yoğunlukta. Onların mağduriyeti, örneğin Suriyeli sığınmacıların aksine, ekonomik sektörlere ucuz işgücü sağlamaya yönelik bir siyasal ajandanın konusu değil; bilakis bir “ideolojik kıyım” (ideocide) mantığının ürünüydü. Nitekim “yüksek homofili” sergileyerek sosyal sermaye kaybını telafi etmeye yönelik küçük girişimcilik örnekleri bile “yeniden yapılanma” suçlamasıyla terörize edilebilmektedir.
Bu koşullar, 15T mağdurlarını iki senaryo (göç ya da yok oluş) arasında bir yerde tutuyor. “Arasında” pozisyonu, uzun vadede psikolojik tükenmişlik, duygusal kırılganlık ve güven kaybı gibi riskler barındırır. Gelecekle ilgili belirsizlikler, özellikle hane halkının yaşam kalitesi (well-being) söz konusu olduğunda, aşina olduğumuz koşulların verdiği rahatlık ile bilinmeyene duyulan korku arasında yüksek gerilimli bir çekişme yaratır.
Buna karşılık, “sorun işareti” koyduğumuz her noktada Devlet’in kararlı bir tutumunu teşhis etmek mümkün. Çünkü “mağdurları mağdur pozisyonunda tutmak”, ekonomi-politik anlamda etkili ve verimli bir strateji. Bu stratejinin başarısını garanti eden iki başat faktör var.
Birincisi, devletler bazen dâhili krizleri belirli bir grubu kurban ederek yönetir. 15T’nin ardından inşa edilen yönetimsel mimarinin temeli de esasen böyle bir “kurbanlaştırma” (victimisation) töreniyle atılmıştı. O günlerde ben dâhil çok az mağdur bunu fark edebildi. Dışlanmışlığın “geçici” olduğuna ve basit bir yasal düzenlemeyle eski konumlarına döneceklerine inananların bugün bile çoğunlukta olması anlamlı. Bu inanış ya da beklenti, özellikle “dindar” KHKlılar arasında mistik-metafizik yorumlara rağbeti artırırken rasyonel düşünceyi geriletiyor. Bu da son tahlilde hak temelli dayanışma ve örgütlenme imkânlarını sabote ediyor. Hayatını kaybeden KHKlılar’ın çoğunun “işe iade” edilmiş olması ise mağduriyet sürecinin grotesk bir ayrıntısı olarak hafızalarda yerini almış durumda.

İkincisi, bu strateji, 2000’li yılların başından itibaren dünyada ve Türkiye’de yükselişe geçen neoliberal politikalarla uyumlu bir strateji. Egemen sınıfın refahı adına, örneğin emeklilerin evlerinde; yoksulların varoşlarda; LGBT bireylerin fuhuş endüstrisinde; depremzedelerin çadırlarda; KHKlılar’ın Kod 37’de tutulması gerekiyor. Vatandaşlığın, literatürde “alacalı vatandaşlık” (variegated citizenship) olarak bilinen ikinci sınıf formlarının geliştirilmesi, neoliberal dünya düzeninin bekası açısından nesnel bir zorunluluktur. Bu “düzen” ve onun taşıyıcısı konumundaki yerel siyasal yapılar, insanlığın geri kalanı üzerinde Batı hegemonyasını sürdürmek üzere tasarlanmıştır. Özetle, 15T mağdurları olarak basitçe bir liderin öfkesinin kurbanı değiliz. Yaşadıklarımız, kapitalizmin döngüsel krizlerinden bağımsız değil.
Bu stratejinin (‘mağdurları mağdur pozisyonunda tutmak’) etkisi şurada: Mağduriyet, kabul edilebilir sosyal değerlerin ve davranış biçimlerinin toplumsal bir hatırlatıcısı ve geri kalanlar için bir “norm güçlendirme” aracıdır. Mağdurların varlığı, bu normlara meydan okuma potansiyeli bulunan muhalifler üzerinde caydırıcı etkiye sahiptir. Bu anlamda kitlesel mağduriyetler yaratmak, egemen sınıfın ahlâk sisteminin bir parçasıdır. Egemen sınıf ve onun ajanları, koşulları mağduriyetler açısından değil sınıf çıkarları açısından değerlendirir.
Kitlesel mağduriyetler söz konusu olduğunda bu ahlak sistemi şöyle işler: “Mağdur olmak”, mağdurla diğerleri arasındaki sosyal mesafeyi artırır. Devlet, belirli kişi ya da grupları “sapkın, terörist, hain vs.” olarak damgaladığında diğerleri, onlarla ilişki kurma ve onlara ahlaki eşitleri gibi davranma yükümlülüğünden kurtulur. Bu da onlar (mağdurlar) tarafından incitilme ya da onların öfkesine maruz kalma riskini azaltır (Altun, 2024).
15T mağdurlarının hikâyesi, bu anlamda modern zamanların en işlevsel hikâyesi olabilir. Geride kalanların, bu hikâyeyi nerdeyse “canlı” izleyerek, siyasal, kültürel ve dinsel açıdan uygun davranışın ne olduğuna dair resmi tanımlara sadakatini pekiştirmesi beklenmektedir. Mağdurlardan sıkça duyduğumuz serzenişler, pekiştirme sürecinin başarısının kanıtı gibidir: “En yakınlarım bile beni terk etti.” Bu terk ediş o kadar normal ki; Holokost normal tutumlarla başlar. Bunun nedenleri var.
Toplumsal Tepkisizlik
Yukarıda egemen sınıfın ahlak sisteminden bahsettik. Bu ahlak sisteminde, ötekinin acısına tanık olanlar harekete geçmek zorunda değildir. Bilakis sizinle temasını kesen eski dostlar, bunun için “haklı nedenler” bulmak zorundadır. Bu nedenleri kısaca gözden geçirelim.
Korku, diğer şeyler yanında, zihnimizin bireysel hayatta kalmayı (survival) öncelediği travmatik koşullarla ilgilidir. Özellikle korkunun yoğun biçimde deneyimlendiği anlarda empati mekanizmaları baskılanacağından (Amigdala Gaspı), bireyin ötekinin acısına duyarsız kalması anlaşılır bir durumdur. Ancak bağışıklık ve sinir sistemi üzerinde yarattığı “allostatik yük” nedeniyle kimse uzun süre bu modda (Survival Mode) kalamaz. Aksi takdirde korkunun “fobi” ya da “panik atak” gibi patolojik formları tetiklenecektir (Ford, 2014; Piazza vd., 2019).
Dolayısıyla, korku, kitlesel mağduriyetler karşısında bazen sessizliğe yol açsa da yeterince açıklayıcı değildir. Ortalama yurttaş, korkunun yokluğunda bile sıklıkla zalimin zulmüne yürekten karşı çıkmayacak şekilde kendisini “re-sosyalize” etme (etrafa bakarak fikirlerini radikal biçimde değiştirme) eğilimindedir. Bu eğilim büyük bir terapik değere sahiptir; suçluluk duygusunu, empatik baskıyı ve korkuyu devre dışı bırakır. Ortalama yurttaştan beklenen budur: Devlet’in mağdurlara muamelesine bakarak yeniden sosyalleşmek.
Yeniden sosyalleşme, genellikle “uzmanlar”, hükümetler ya da dinsel-kültürel otoriteler tarafından üretilen “gerçeklik” tanımının benimsenmesi yoluyla başarılır. Örneğin komşunuzun Devlet tarafından terörist ilan edilmiş olması, ona karşı tutumunuzu dramatik biçimde değiştirebilir. Karşı görüşlerin yokluğunda, değişimin yönü iktidar pozisyonlarını işgal edenlerce tayin edilir. Yeniden sosyalleşmenin muhafazakâr kurgudaki karşılığı Sağduyu’dur.
Adil dünya inancı: İyilik mutluluğa, suç cezaya götürür. Adil dünya inancında ilişki kabaca böyle kurulur. Muhafazakâr bakış açısından, “hak ettiğimizi aldığımız ve aldığımızı hak ettiğimiz” bir dünyada yaşıyoruzdur. Bu dünyada, örneğin hastalanmak, “engelli olmak”, engelli bir yakınına bakıyor olmak ya da hapse girmek, genellikle kötülük veya suçluluk belirtisi olarak algılanır. Ünlü psikolog Fritz Heider’in (1958) müstehzi ifadesiyle, “öteki talihsizse bir günah işlemiştir.” Adil dünya inancı, “beşer zulmeder, kader adalet eder” klişesinde olduğu gibi, bireyin gerçeklik algısını zulmü onaylama ve haklı çıkarma yönünde değiştirir. Bu inancın temelinde, “ilahi adalet” kavramıyla bağlantılı -burada detayına girmeyeceğimiz- güçlü dinsel önyargılar bulunmaktadır.
Mağduru suçlamak (victim blaming), onun yanlış bir şey yapmış olması gerektiğini varsayarak bireye sahte bir güvenlik duygusu verir (‘sen de paranı o bankaya yatırmasaydın’). “Zarar görmezlik” (invulnerability) olarak adlandırılan bu eğilim de esasen adil dünya inancı ve iyimserlik önyargısıyla ilgilidir. İnsanlar, bilişsel dengelerini korumak için böyle bir güvenlik duygusu geliştirebilirler. Bu duygu, daima şu mealde bir ikaz eşliğinde gelişir: ‘Yanlış’ yapmazsan radara girmezsin…
Mevcut kültürel ekoloji, eşitsizliği doğal ve haklı değerlendiriyorsa; mağdurlar temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılayabiliyorsa (henüz ‘ağaç kökü yeme’ evresine geçmemişlerse); kültürel olarak kabul edilen muamele standartları aşırı zalimliği onaylarken mağdurlar hala ayakta ise (kitlesel ölümler gözlenmiyorsa) adaletsizlik eleştirisi görülmeyebilir.
Son olarak, her toplum kendi kurucu değerlerini üyelerine öğretir. Bunlardan bazısı, üyelerin sıkı biçimde hesaba çekildiği bağlayıcı değerlerdir. Ancak toplumlar, özellikle “düşman” olarak tanımlanan bireyler için üyelerinden hayatlarını tehlikeye atmalarını beklemez; onlara bu yönde bir telkinde bulunmaz. Nadir rastlanan Schindler’in Listesi türünden örnekler, bu kuralı doğrulayan istisnalardır.
Bu koşullarda, Lenin’in o ünlü “Ne Yapmalı?” sorusu yolumuzu aydınlatabilir. Onun kendinden önceki dağınık sosyal demokrat anlayıştan kopması gibi, bizler de mağduriyetin mahiyetine dair geleneksel hükümlerin etkisinden kurtulmayı deneyebiliriz. Bunun yolları var.
Ne Yapmalı?
1) Mağdur muhalif ve sorgulayıcı olmalıdır. Özellikle yürürlükteki din ve ahlak sistemine karşı eleştirel olmalıyız. Marx’ın (1987) ünlü tespitiyle, “her çağda egemen olan fikirler, egemen sınıfın fikirleridir.” Keza, başında nöbet tutmamız, hatta uğrunda ölmemiz istenen değerler egemen sınıfın değerleridir. Muhafazakâr bir düzene karşı muhafazakâr değerlerin sancağını taşıyarak muhalefet yapılmaz. Sahici bir muhalefet, özgürlükçü, seküler, sol ve tercihan sosyalist olmak zorundadır. Mağdurun muhalefeti, kendi varoluş koşullarını yok etmeye yönelmeli; eş deyişle “devrimsel” olmalıdır.
2) “Kendi kavram setlerimizle düşünmek”, sıkça duyduğumuz, çekici ama muhafazakâr bir klişedir. Böyle bir düşünme çabası, mağdurun kendisini zalimlerle aynı düşünsel çizgide konumlandırmasına yol açabilir. Oysa kitlesel mağduriyetler üzerine zengin bir kavram repertuarı mevcut. Bugün bazen “Avrupa-merkezli” olmakla eleştirilen hak temelli kavramların çoğu, burjuvazinin lütfuyla değil ezilen sınıfların mücadelesi sayesinde lügate girmiştir. Tekerleği yeniden icat etmek yerine bu ilerici mirastan yararlanmalıyız. Mağduriyetler üzerine düşünürken dini terimlerle değil, siyasal ve sınıfsal terimlerle düşünmeliyiz. Bunun için radikal sol ve sosyalist programlara ilgi göstermeli; dert ve öfkeyi örgütlü eylemlere dönüştürme konusunda bilgi ve deneyimimizi artırmalıyız.
3) Mağduriyetin “bize özel” ve emsalsiz olduğunu düşünmek, kibirli bir yanılsamadır. “Bizden daha mağdur kim var ki” anlayışı, mağdur grupları “rekabetçi mağduriyet” (Young & Sullivan, 2016) ya da “seçilmiş travma” (Volkan, 2001) tuzağına düşürür. Bu anlayış, mağdurların ahlaki üstünlük ihtiyacını karşılasa da uzlaşmayı ve güveni engeller. Benzer acı ve travmaların geçmişte veya şimdiki zamanda farklı gruplarca da yaşanma ihtimali dışlanmamalıdır.
4) Hukuksuzluktan yakınan yeni mağdurlara, “günaydın, ucu size dokununca mı uyandınız” demek yerine, “aramıza hoş geldiniz” denmelidir. Mağdur, dışlandığı koşullarda dışlayıcı olmamalı; bilakis diğer mağdurlarla iletişim ve dayanışma yolları aramalıdır. Keza, Devlet’in “terörist” ilan ettiği kişi ya da grupları peşinen terörist olarak görmeyi bırakmalı; bu ülkede hemen her gün birilerinin terörist ilan edildiğini hatırlamalıyız. Örneğin Haşhaşî benzetmesine, “biz Haşhaşî değiliz; onlar teröristti” diye tepki vermek yerine, Haşhaşîlere Abbasi sarayının penceresinden bakan ana akım anlatıları sorgulamalıdır.
“Davranışsal esneklik”, mağdurların sosyal ve siyasal baskılar altında verimlilik ve dirençlilik (resilience) arasında denge kurmasını sağlar. Ancak bu dengenin yokluğunda var olabilen kendi içine kapanmış küskün kitleler, Devlet için yönetilmesi en kolay kitlelerdir. Çünkü dışlanmaya uyum sağlamışlar; deyim yerindeyse “mağduriyetin tadını çıkarma” evresine geçmişlerdir.
5) Mağduriyet kalıcı bir kimlik ya da psikolojik bir vaka değil, içinden çıkılması gereken “ilişkisel” bir konumdur. Mağdur psikolojisi bulaşıcıdır ve insanın modunu düşürür. Bu psikolojinin en uç noktası, mağdurun kendini suçlamasıdır (‘keşke paramı o bankaya yatırmasaydım’). Bu nokta, Devlet’in yukarıda tanımladığımız stratejisiyle uyumludur. Mağduriyetimizi anlatırken acımayı değil, faillere yönelik öfkeyi tetikleyecek bir “semantik çerçeve” geliştirmeliyiz. Çünkü bazen güçten ve ötekinin acısından sağlanan tatmin iç içe geçer. Varlığını size atfettiği ideoloji ile savaşmaya adayan biri için sizin acınızın özel bir işlevi vardır: Acı çekmeniz onun işini tatminkâr kılar (Staub, 2002). Hâkimler, savcılar, polisler, gardiyanlar vs. “kötü” olanla başarılı biçimde mücadele etmekten tatmin olurlar.
Bu tatminkârlık, mağduriyet hikâyeleri için de geçerlidir: Hikâyeniz ne kadar acıklı olursa onları o kadar mutlu edecektir. Dolayısıyla, “acıyı bal eylemek” yerine, onu bilincimizin bir parçası yaparak “dert ve öfke” odaklı bir anlatı geliştirmek gerekir. Yoksa mağduriyet hikâyeleri, Devlet katında “yönetimsellik” (governmentality) analizlerine esin veren birer veriye dönüşebilir. Ezilenlerin feryadı, ezilmenin daha da artırılması için kullanılabilir.
6) Mağdur aynı zamanda Madun’dur. Madun (subaltern), “alt” veya “ast” konumundaki bireyi ifade eder. Bu konumdaki biri, kendi çıkarlarını kendi nam ve hesabına ileri sürme kabiliyetinden yoksun görünür. Marksist-feminist Gayatri Spivak’tan (2020) ödünç alarak sorabiliriz: Madun Konuşabilir mi?
Evet, madun konuşabilir ama sesi duyulmaz ya da ne dediği anlaşılmaz; “mağdur olmayan” birine başka bir dil konuşuyormuş gibi gelir. “Memuriyetten ihraç edildim” dediğinizde “boş ver, nasıl olsa maaşını alıyorsun” diye teselli eden; “takipsizlik” almışsanız “işe dönüş ne zaman” diye soran iyiniyetli adamın hali böyledir. Mağdurun dili bir tür yabancı dildir. Mevcut siyasal-kültürel ekoloji, madunun kendi dünyasını anlamlandırma ve anlatma biçimlerini çarpıtıp tanınmaz hale getirir. Bu koşullarda, madun aslında konuşamaz.[**]
Spivak, memleketi Hindistan’dan verdiği spesifik örneklerden hareketle, madunun “temsil” edilip edilemeyeceğini sorgular. Ona göre, herhangi bir temsil girişimi madunu daha da susturur; onu sahiplenirken asimile eder. Bunun yerine, esasen “homojen” bir görünüm arz etmeyen madun kitle, politik hedefler için geçici bir “stratejik özcülük” üzerinden kolektif temsiliyet geliştirebilir. Temsil niyeti taşıyanların bu süreçteki görevi, “madun adına konuşmak” değil, “madunla konuşmayı öğrenmek” ve kendi ayrıcalığının ona öğrettiklerini “geriye sarmak” (unlearning) olmalıdır.
Muhalif siyasetçilerin mağdurlar lehindeki seslerinin tonu bu anlamda önemlidir. Temsil niteliği düşük de olsa bunları oy kaygısıyla ya da rüşvet-i kelam türünden yapılmış açıklamalar olarak görmemek (öyle bile olsa); onları sık sık bu amaçla rahatsız etmek gerekir. Onların her girişimini “temsil krizi”, “üstenci dil” vb. eleştirilerle değersizleştirmek, son tahlilde dışlamanın yapısallaşmasına hizmet eder. Mağdurun kusurlu da olsa bir sese; kaba da olsa bir eyleme ihtiyacı vardır.
Buna karşılık, mağdurları homojen algılayan veya “kurtarıcı” bir edayla yapılan temsil girişimleri reddedilmelidir. Keza, temsil etme arzusunun arkasındaki gizli iktidar iştahı da deşifre edilmelidir.

Sonuç Yerine
On yılın sonunda, minik ilerlemeler olsa da “bir KHKlı olarak” mağduriyetler hakkında yazmak kolay değil. Mağdur, bir taraftan dışlayıcı baskılarla baş etmeye çalışırken diğer taraftan beynine “bir kâbus gibi” çöken geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. Bu geçmişi ne yapmalıdır? Mağdur, özgün bir söylem inşasına giriştiği senaryoda bile kendini, Marx’ın (2016) deyimiyle, “devralınan bir dille” konuşurken bulabilir. Yer yer kimlik krizlerinin eşlik ettiği kronik bir arafta kalma durumu, mağdurun “deneyimlerden öğrenme” sürecini damgalar.
Bu sürecin -en azından bana- öğrettiği şeylerden biri şu oldu: Devletin ve toplumun mağdura bakışı kadar mağdurun kendine bakışı da eleştiriye açık. Bu eleştiriyi “mağduru suçlama” kolaylığına düşmeden yapabilmekse öyle kolay değil. Çünkü geçen on yılın öğrettiği bir başka şey, en hayırhah eleştirileri bile geçersiz kılabilecek güçte:
Van Gogh “Patates Yiyenler” tablosunu tamamladığında (1885) Hollanda ekonomik anlamda altın çağını yaşıyordu. Ancak bu altın çağ, köylülerin tuvale yansıyan yoksulluğunu ortadan kaldırmadı. Belki 15T mağdurları arasından bir ressam çıkıp, bir “Ağaç Kökü Yiyenler” tablosu yaparak, Türkiye için de geçerli olan bu çelişkili manzaraya göndermede bulunabilir. Bu tablo alıcı bulur mu bilemeyiz ama şundan emin olabiliriz: Ağaç kökü yemek, ulûfe ile geçinmekten daha onurlu bir beslenme rejimidir.
Kaynakça
Altun, M. (2024). Neoliberal ‘Atık’ Yönetimi: Fazla Nüfusu Nasıl Bertaraf Etmeli? [21 Temmuz 2024].
Baalbergen, I., & Jaspers, E. (2023). Social Capital and Its Returns as an Explanation for Early Labor Market Success of Majority and Minority Members in the Netherlands. Social indicators research, 165(1): 53-76.
Chibber, V. (2016). Post-Kolonyal Teori ve Kapitalizmin Hayaleti (Çev. A.Y. Yılmaz). İstanbul: İletişim.
Fischer, G.-N. (2022). Sosyal Psikolojinin Temel Kavramları (Çev. M.I. Durmaz). İstanbul: İletişim.
Ford, J. (2014). Stuck in Survival Mode: Insights into Turning Down Your Stress Level [November 6, 2014].
Heider, F. (1958). The Psychology of Interpersonal Relations. New York, NY: John Wiley & Sons.
Karimi, F., & Cinardi, N. (2026). Inequality of opportunities creates structural marginalization in networks. Nature reviews. Bioengineering, 3(16): 1-11.
Marx, K. & Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi [Feuerbach] (Çev. S. Belli). Ankara: Sol.
Marx, K. (2016). Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (Çev. E. Özalp). İstanbul: Yordam.
McPherson, M., Smith-Lovin, L., & Cook, J.M. (2001). Birds of a Feather: Homophily in Social Networks. Annual Review of Sociology, 27: 415-444.
Piazza, J.R., Stawski, R.S., & Sheffler, J.L. (2019). Age, Daily Stress Processes, and Allostatic Load: A Longitudinal Study. Journal of aging and health, 31(9): 1671-1691.
Spivak, G.C. (2020). Madun Konuşabilir mi? (Çev. E. Koyuncu). Ankara: Dipnot.
Staub, E. (2002).The Roots of Evil: The Origins of Genocide and Other Group Violence. New York, NY: Cambridge University Press.
Volkan, V.D. (2001). Transgenerational transmissions and chosen traumas: An aspect of large-group identity. Group Analysis, 34(1): 79-97.
Young, I.F., & Sullivan, D. (2016). Competitive victimhood: A review of the theoretical and empirical literature. Current Opinion in Psychology, 11: 30-34.
[**] Spivak ve “Post-Kolonyal” ekolün, Maduniyet Çalışmaları üzerinden Marksizm’e bir “kimlik” boyutu ekleme girişimi, sınıf mücadelesi ve sömürü gerçeğini önemsizleştirme riski nedeniyle eleştirilmiştir. Örneğin bkz. Chibber (2016).
[*] Sosyal Sermaye, kısaca, bir kişinin veya grubun ağındaki bağlantılardan, ilişkilerden ve karşılıklı dayanışmadan elde ettiği değeri ya da gücü ifade eder (Karimi & Cinardi, 2026).