MUHSİN ALTUN, 2 Şubat 2026
Daimi’dir ozanımız,
Bu destanı yazanımız,
Nedir bizim noksanımız?
Biz vatandaş değil miyiz?
Âşık Daimi’nin (1932-83) vaktiyle yurtdışındaki işçiler adına sorduğu bu soruyu, artık yurtiçindeki kimi vatandaşlar da sıkça sorar oldu. Meşru talepleri incelenmeksizin reddedilen, gece yarısı yayımlanan bir KHK ile işinden atılan, istihdam fırsatları engellenen, sokağa çıktığında orantısız polis şiddetine maruz kalan; evleri yıkılıp toprakları gasp edilen ya da yerel yaşam kaynakları akredite yağmacılara kiralanan sosyal gruplar, son yıllarda hız kazanan “vatandaşlık” kurumundaki yapısal dönüşümün mağdurlarıdır.
Dolayısıyla, soruyu yanıtlamak için neoliberal çerçevede yürütülen sistematik bir dışlamanın analizine girişmek gerekiyor. Bunun için yerimiz dar olsa da modern ulus-devletin, tebaayı “soyut ve eşit vatandaşlar” olarak tek bir potada eritme vaadini hatırlayarak başlayabiliriz.
Günümüzde bu vaat, anayasal hakların, piyasa değeri, siyasi sadakat, coğrafi konum vb. ayrımcı kriterlere göre dağıtıldığı parçalı bir yapıya yerini bırakmıştır. Özellikle 2008 küresel krizinden bu yana güçlenen neoliberal eğilimler, vatandaşlığı, -duruma göre- bir yatırım ürününe veya sadakat sertifikasına dönüştürdü. “Kademeli” bir egemenlik rejimi altında şekillenen bu “alacalı” (çeşitlenmiş) vatandaşlık manzarası, her bireyin aynı hukuki himayeye sahip olmadığını; vatandaşlığın derecelendirilmiş bir ayrıcalıklar sistemine dönüştüğünü ilan etmektedir. Bugün artık tek tip bir vatandaşlık yoktur; hakların, kamusal özenin ve güvenliğin piyasa rasyonalitesine göre dağıtıldığı “Alacalı Vatandaşlık” (Variegated Citizenship) koşulları geçerlidir.
Kademeli Egemenlik ve Biyo-iktidar
Antropolog J. Xavier Inda’dan (2005) alıntıladığımız alacalı vatandaşlık terimindeki “alacalı” sözcüğü, hem bir düzensizliği hem de bir “karışık” (hibrit) olma durumunu çağrıştırır. Alacalı nitelemesi, Devlet’in vatandaşlığı herkes için aynı terazide tartmadığını; merdivenin basamakları gibi yukarıdan aşağıya (örneğin yabancı yatırımcılardan KHK’lılara) doğru bir dizilim mantığını benimsediğini vurgulamak içindir.
Bir diğer antropolog Aihwa Ong (2004) ise başta Malezya ve Endonezya olmak üzere Güneydoğu Asya ülkelerindeki değişen vatandaşlık rejimlerini incelerken “Kademeli Egemenlik” (Graduated Sovereignty) kavramını geliştirir. Kademeli egemenlik, devletin küresel rekabet uğruna otoritesini şirketlere devrettiği bir modeli tanımlar. Nüfusu piyasa değerine göre tasnif eden Devlet, finansal potansiyeli yüksek kesimleri “beslenmesi gerekenler” olarak kodlarken muhalifleri ve ekonomik katkısı düşük görülenleri toplumun marjına doğru iter. Özetle, Devlet her vatandaşa aynı biyopolitik yatırımı yapmaz.
Beslenenler: Piyasa değeri yüksek, “girişimci” veya sadık gruplar, kaynak dağıtımında belirgin önceliklere sahiptir. Malezya hükümetinin “Toprağın Çocukları” (Bumiputra) adını verdiği Müslüman orta sınıf böyledir. “Yeni Malay” (Melayu baru) olarak da adlandırılan bu sınıf, devlet bursları, krediler, kamu ihaleleri ve Bumiputra olmanın getirdiği sayısız başka ayrıcalıklarla desteklenir. Devletin bu Yeni Malaylara yatırım yapması ve onları beslemesi, Müslüman vatandaşlar için kültürel olarak uygun davranışın ne olduğuna dair resmi tanımlara sadakatlerini pekiştirir.
İhmal Edilenler: Ekonomik katkısı düşük görülenler veya muhalifler, altyapısız mahallelere ve hukuki anlamda gri alanlara terk edilir. Malezya’daki Darul Arqam adlı muhalif Müslüman grup böyledir. Devletin kalkınma projelerini İslami olmayan kapitalist ilkelere dayandığı gerekçesiyle eleştiren ve “komünal” ekonomiye dayalı bir köy ağı kuran Darul Arqam liderleri tutuklandı. Hükümet, 21 Ekim 1994’te örgütü resmen yasadışı ilan etti.
Gıda Sisteminin “Kum Saati”
Vatandaşlığın yapısal dönüşümü, en temel biyopolitik hak olan “beslenme” üzerinden okunabilir. Ünlü gıda stratejisti J.W. Grievink’in (2003) bir kum saatine benzettiği küresel gıda tedarik sisteminin bir ucunda milyonlarca üretici, diğer ucunda milyarlarca tüketici vardır. Merkezdeki darboğazı ise finansallaşma ve birleşmelerle devleşen az sayıdaki şirket (Kraft-Heinz, Bayer-Monsanto vb.) kontrol eder. Yerel düzeyde de aynı istikamette gelişen bu “şirket egemenliği”, devletlerin vatandaşlarını “besleme” yükümlülüğünü piyasa rasyonalitesine devrettiğinin en somut kanıtıdır.

BM Gıda Sistemleri Zirvesi’nin [23 Eylül 2021] bu kum saatine müdahale imkânlarını araştırmak yerine, büyük tarım-gıda şirketlerine fayda sağlayan ileri teknoloji ve inovasyona dayalı çözümleri tartışması anlamlıdır. Bir “halk zirvesi” olarak tasarlanan Zirve, J. Clapp ve arkadaşlarının (2021) tespitiyle, küresel gıda sistemindeki temel sorunları ele almayı amaçladığı halde bu sorunların başlıca kaynağı olan “kurumsal yoğunlaşma” (corporate concentration) sorunuyla ilgilenmedi.
Türkiye: VIP Vatandaşlık ve Sivil Ölüm
Türkiye’de vatandaşlığın metalaşmasını belgeleyen başlıca düzenleme, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununda yapılan değişikliklerdir. Kanunun, “Türk vatandaşlığının kazanılmasında istisnai haller” başlıklı 12. maddesinin uygulanmasına ilişkin yönetmelik, 18.09.2018 tarih ve 106 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile değiştirilerek vatandaşlık kazanma şartları kolaylaştırıldı. Buna göre, bir yabancının Türk vatandaşlığını kazanabilmesi için yapması gereken asgari sabit sermaye yatırımı “500.000$ veya karşılığı döviz” olarak (daha önce 2.000.000$ idi) güncellendi.
İçişleri Bakanlığının 03.10.2018 tarihli bilgi notundan, yabancı yatırımcılara “Müşteri temsilcisi mantığında çalışan nitelikli personel ile kaliteli hizmet sunmak” amacıyla Ankara ve İstanbul’dan başlayarak daha hızlı hizmet verecek “özel/ortak ofisler” kurulduğu anlaşılmaktadır. Yabancıya müşteri temsilcisi atanması ve sürecin VIP ofislerde hızlandırılması, devletin egemenlik yetkisini fiyatlandırdığını gösterir. Bu, ünlü yurttaşlık ve oturum danışmanı Christian Kälin’in (2016) bahsettiği Ius Doni (Yatırım Yoluyla Vatandaşlık) rejiminin en saf formudur.
Türkiye’de vatandaşlık yelpazesi, üç katmanlı bir “alacalı” görünüm arz eder:
- Makbul Vatandaş: Malezya’daki Bumiputra gibi, Türkiye’de de iktidarla eklemlenmiş “dindar-girişimci” sınıf, devletin biyopolitik olarak beslediği öncelikli gruptur (kuşkusuz bu durum, çoğunlukla TÜSİAD çatısı altında toplanan seküler sermayenin dışlandığı anlamına gelmiyor). Bu grup, gittikçe daha akışkan hale gelen toplumsal ve siyasal ekolojiye uyum sağlamada ve taleplerini bu akışkanlığa göre yeniden yapılandırmada daha başarılıdır.
- Diskalifiye Edilenler: Carl Schmitt’in (2012) “düşmanı hukuk dışı kılma” (hors-la-loi) olarak tanımladığı süreci deneyimleyen KHK’lılar, Vicdani Retçiler, LGBT bireyler ve “aşırı sol” (Marksist-Leninist) gruplar, toplumsal varlıklarına rağmen “sivil ölüm” pratikleri üzerinden “statüsüz” hale getirilmiştir. Onlar, Roma hukuku terimiyle “kuş gibi özgür” (Vogelfrei) sayılırlar. Bir kuşu öldürmekten dolayı kimse yargılanmaz. Onların sağlıklı ve ekonomik açıdan güvende olma çabaları, güç, sınıf ve alacalı vatandaşlık ilişkilerini aşma çabalarıyla iç içe geçmiştir.
- İhmal Edilenler: Kimi etnik ve dini azınlıklar, kamu hizmetlerinden sistematik olarak mahrum bırakılan “tek kullanımlık” yaşam alanlarına itilir. İşletimsel bir arıza ya da yetersizlik durumunda, öncelikle onların oturduğu mahallenin elektriği veya suyu kesilir; arıza ya da doğal afetlere geç müdahale edilir; çocuklar okulda ayrımcılığa uğrar; yardım başvuruları kaymakamlıktan önce Jandarma tarafından incelenir vs. Bu topluma “ait olmama” algısı, onların günlük gerçekliklerinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Neoliberal politikaların egemen sınıflar adına sağladığı kazanımlar, esasen bu gibi ayrımcı politikalarla korunur. Bu koşullarda, vatandaşlık artık -duruma göre- bir “yatırım ürünü” ya da “sadakat sertifikası” işlevi görecektir. Yürürlükteki vatandaşlık rejimi, hakların piyasa rasyonalitesine göre dağıtıldığı bir Alacalı Vatandaşlık rejimidir.
Alacalı vatandaşlık, bazı tebaanın beslenip haklara ve kaynaklara sahip olduğu, ötekilerin ise ihmal edildiği veya geçim kaynaklarından yoksun bırakıldığı eşitsiz bir dağıtım sistemi ile karakterize edilir. Bu ihmal veya yoksunluklar, çoğu kez ortalama vatandaşa “beceriksizlik” gibi görünür ya da öyle gösterilir. Oysa Devlet, egemenlik alanının belirli bir kısmını bir “terk ve denetim” bölgesine dönüştürmektedir; ortada bir beceriksizlik yoktur. Devlet’in KHK ve benzeri düzenlemelerle nüfusun bir kısmını çeperlere doğru itmesi, kararlı bir “biyopolitik tahliye” stratejisidir. Devlet’in nasıl işlediğini görmek istiyorsak, bakışlarımızı onun bulunduğu bariz olan yerlerden “bulunmadığı” yerlere kaydırmalıyız.
Keza, ekonomi-politik sistemin bekası açısından “maliyetli” kesimlerin (emekçiler ve emekliler gibi) evlerinde tutulması ve mikro-dayanışma ağlarına terk edilmesi, alacalı vatandaşlık rejimiyle uyumlu bir “bağlantı kesme” (disengagement) operasyonudur. Bu operasyonun doğasını kavramak, çağdaş toplumsal siyaseti kavrayış şeklimizi değiştirebilir: Kendi içine kapanmış küskün kitleler, örgütlü ajitasyonların yokluğunda, Devlet için yönetilmesi en kolay kitlelerdir. Çünkü dışlanma ve mağduriyete uyum sağlamışlardır. Onların acıklı hikâyeleri, Devlet katında “yönetimsellik” (governmentality) analizlerine esin veren birer “veri” işlevi görecektir.
Sonuç
Geç Modernite’de vatandaşlık, antik Yunan ve Roma’daki orijinal karakterine geri dönerek toplumsal ve politik olarak ayrıcalıklı olanlara mahsus bir statü olma yolundadır. Buradaki ironi, antik dünyanın aksine giderek daha istikrarsız ve riskli bir dünyada yaşıyor olmamızdır. Dolayısıyla, dışlanmış ve yoksun biçimde yaşamaya zorlanan bireyler ve gruplar, devletin artık evrensel bir koruma sağlamadığını bilerek, kendi dayanışma ağlarını kurmak veya piyasa değerlerini artırarak bir üst basamağa tırmanmak zorundadır.
Bu koşullarda, “biz vatandaş değil miyiz?” diye soranlara verilebilecek en dürüst cevap şu olabilir: Evet, vatandaşsınız ancak vatandaşlığın piyasa değeri en düşük basamağında yer alıyorsunuz; vatandaşlık statüsünün metalaştığı bir çağda yaşıyorsunuz. Anayasanın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes” dese de bu bağ artık herkesi aynı yetkinlikle bağlamıyor.
Âşık Daimi de yaşasaydı herhalde bu “alacalı” durumu şu mealde bir dörtlükle hicvederdi:
Kimisi ‘has’ seçildi, kimisi dışta,
Hak tartıya gelmez bu garip işte,
Vatandaşlık dediğin alacalı düşte,
Rengi tutmayanlar hor değil miyiz?
Kaynaklar
Clapp, J., Noyes, I. & Grant, Z. (2021). The Food Systems Summit’s Failure to Address Corporate Power. Development, 64: 192-198.
Grievink, J.W. (2003). The changing face of the global food industry. Presentation at the OECD Conference on Changing Dimensions of the Food Economy: Exploring the Policy Issues. The Hague, 6 February 2003.
Inda, J.X. (Ed.) (2005). Anthropologies of modernity: Foucault, governmentality, and life politics. Oxford, UK: Blackwell.
Kälin, C. (2016). Ius Doni: The Acquisition of Citizenship by Investment. Zurich, CH: Ideos Verlag AG.
Ong, A. (2004). Flexible citizenship: the cultural logics of transnationality. Durham, CA: Duke University Press.
Schmitt, C. (2012). Siyasal Kavramı (Çev. E. Göztepe). İstanbul: Metis.