Eflatun’un (Plato) M.Ö. 380 yılında (2.400 yıl önce) yazdığı “Devlet” isimli eserinden kısa bir alıntı. Okuyunca ilk akla gelen teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insan denen varlığın, arzularının, güdülerinin, beklentilerinin ve çaresizliklerinin aynı kaldığı oluyor. Aynı sebeple ve aynı duygularla 24. yüzyıllık mesajların bugün aynen de geçerli olduğunu düşünebilirseniz. Ve böyle düşünmekle de yanılmazsınız. Düşünmek ise içinden kaçamayacağımız kendi hücremize dönüşüverir. Belki gerçekten de cehalet mutluluktur.
Okumaya devam etBu Rejim Bizi Ay’a Götüremez
StandartUzay Programına Neden Sevinemedim?
Açık ve net konuşayım. Daha küçük bir çocukken, henüz Uzay Mekiği bile ilk uçuşunu yapmamışken, Skylab uzay istasyonu yeryüzüne düşürülürken yani 1970’lerin sonlarından beri uzay ve uzayın keşfi konusuna meraklıyım. Çok yakından takip ederim. Her ne kadar pozitif bilimlerde eğitim almamış olsam da, bir mühendis veya benzeri yetkinliğim bulunmasa da, bir sosyal bilimci olarak bu konunun politikle ve kültürle ilgisini araştırabilecek yeterlikte olduğumu düşünüyorum. Bu hafta Cumhurbaşkanı’nın büyük bir şölenle duyurduğu, altının boş olduğu bir iki gün geçmeden anlaşılan, uzay programına neden sevinemediğimi, ve neden bu ekibin Türkiye’yi yeni keşifler çağına taşıyamayacağını bu bilgi birikimime dayalı olarak açıklamam gerekiyordu.
Okumaya devam etGERÇEKLE HER YÜZLEŞTİĞİMİZDE: KAPTAN COUSTEAU ÇELİŞKİSİ
StandartBu dünyadan bir Kaptan Cousteau geçti. 1980’lerde çocuk olanlar, yani benim kuşağım, iyi tanırız onu. Yüzünden gülümsemeyi hiç eksik etmeyen, dalgıç kıyafetinden başka şey giymeyen bir bilim adamıydı. Televizyon teknolojisinin evlerimize getirdiği en etkileyici isimlerden biriydi, Jacques-Yves Cousteau (1910 – 1997).
Okumaya devam etBatıyı Kopla(yama)mak
StandartBu bir sır değil. Teknolojide önder olmadığımız gibi teknolojinin yeniden şekillendirdiği toplumun şekillenmesinde, dönüşümü tanımlayıcı sosyal araçların üretilmesinde de önder değiliz.
Okumaya devam etATEŞ ZATEN ELİMİZDE; TANRILARDAN ÇALINACAK BİR ŞEY KALMAMIŞTIR!
Standartİnsanlar anadilini imla kuralları veya anlam yapıları hakkında özel bir eğitime ihtiyaç duymadan konuşabilir. Metinlerin nasıl işlediğini bilmemiz gerekmez. Bu durum, bilgisayar yazılımlarından hiç anlamayan kişilerin bilgisayar kullanabilmesine benzer. Peki özel bir şeyler öğrenmeksizin güzel konuşabiliyorsak, edebiyatın gereği nedir?
Bu sorunun cevabı dil bilimcilerin sahasında kalıyor. Ancak benzer bir soru sanat ve estetik için de söz konusudur: Yüz milyonlarca insan için sanatsız bir yaşam mümkün ise insanoğlu için sanatın gereği nedir?
Okumaya devam etATATÜRK ORMAN ÇİFTLİĞİ: BİR EMEKLİLİK HAYALİNİN ERİYEN MİRASI
StandartCumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, borç karşılığı kurulan hayallerle kanı emilmiş topraklarda açmış bir filiz gibiydi. Bozkıra gelen bir çocuk müjdesi veya üzerine titreyeceğiniz bir tomurcuk.
Atatürk Orman Çiftliğinin hikayesi, Atatürk kendi hayatını Ankara tomurcuğuna katmak istediğinde başladı. Henüz 44 yaşındaydı ama eskiler “Harb-i Umumi’yi gören ihtiyardır” dermiş; Atatürk de o cephelerde “yaşlanmış” genç bir kurucu liderdi.
Savaştan sonra birçok fabrika, kurum ve işletme için ulusa önderlik yaptı ama bu çiftliğin her kuruş masrafını hep cebinden ödedi. Kendi toprağında yalın ayak yürümek arzusu hiç rahat vermez zaten insana, kıpırdanır durur içinde…
Okumaya devam etANNESİZ YEDİ KARDEŞ, KUCAK KUCAĞA…
StandartYeni emmişlerdi annelerini. Yedi kardeş, taze anne sütünün keyifli sersemliğiyle kucak kucağa büzüldüler. Yapraklar arasından sızan güneş göz kapaklarını daha da ağırlaştırdı.
İki el silah sesi geldi; tanıyamadılar bile. Oysa annelerini öldüren namlunun sesiydi ve hayatları o an değişmişti. Bir daha anne yoktu; anne sütü de olmayacaktı. Olan biteni fark etmediler; o kadar küçüklerdi ki!
Okumaya devam etSESSİZCE GELİP ISSIZCA GİTME HIDIRELLEZ… NE OLUR!
StandartFark ettiniz mi? Hıdırellez gelip geçti. Ben fark etmedim ve her nedense üzüldüm biraz: Kimseler yokken gelip kapıma, eski ama özlemeye değer bir buket hatıra bırakıp gitmiş gibi.
Okumaya devam etTÜRKİYE TARİH YAZIYOR!
StandartTürkiye bir süredir tarih yazıyor. Belki de “tarihini yazıyor” veya “tarihini yeniden yazıyor” demeliydim.
Bunu dizilerle ve bazen de filmlerle yapıyoruz. Medya ve ona bağlı finans kaynaklarının tek havuzda toplanması işimizi kolaylaştırdı. Tarihimizden bazı sayfalar dev bütçeli prodüksiyonlarla yeniden canlandırılıyor: Diriliş Ertuğrul, Payitaht:Abdülhamid, Kut’ül Amare ve benzerleri. Peki oluyor mu? Yeniden yazabiliyor muyuz tarihimizi?
Okumaya devam etKORONADAN SONRAKİ GÜN?
StandartDünya küresel bir salgın yaşıyor. İlk günlere göre daha umutluyuz ama televizyonlar sayılar vermeye devam ediyor. Her biri sevgili bir anne, hep özlenecek bir baba veya görseniz kıyamayacağınız bir evlat olan rakamlar bunlar.
Korona pandemisi ülkeleri gelişmiş veya az gelişmiş diye sınıflandırmadı. Virüs karşısında zenginliğimizden ve statülerimizden sıyrıldık. Bir anlığına, daha eşit ve daha şefkatli bir dünya geçti hayalimizden. Kısa bir an, iz bırakan bir hayal.
Okumaya devam et