İki yıl önce, Stanford Üniversitesi’nde yürütülen ve kapsamlı mülakatlardan oluşturulan yapay zekâ ajanlarının gerçek insanların tutumlarını ve davranışsal tercihlerini dikkat çekici bir doğrulukla yeniden üretebildiğini gösteren bir araştırma üzerine yazmıştım. Beni asıl düşündüren, bir insanın “dijital kopyasının” oluşturulabilmesi değildi. Asıl önemli gelişme, insan davranışının belirli yönlerinin artık hesaplanabilir ve yeniden üretilebilir hâle gelmesiydi. Tercihlerimiz, tepkilerimiz ve kararlarımız yeterince yüksek doğrulukla modellenebiliyorsa, tahmin etme yeteneği zamanla siyasal güç açısından gözetim kadar önemli bir araç hâline gelebilir.
Kısa süre önce yayımlanan MatrAIx: Simulating the World with 8.3 Billion Persona Agents başlıklı çalışma, bu olasılığı tamamen yeni bir ölçeğe taşıyor. Araştırmanın çarpıcı yönü, 8,3 milyar gerçek insanın birebir kopyalanmış olması değil; insan özelliklerinin giderek daha ayrıntılı biçimde modellenerek, simüle edilmiş ortamlarda seçim yapabilen, tepki verebilen ve etkileşime girebilen hesaplamalı ajanlara dönüştürülebileceğini göstermesidir. Henüz birkaç yıl önce bireysel davranışların yeniden üretimine yönelik deneysel bir çalışma gibi görünen yaklaşım, bugün toplum ölçeğinde insan çeşitliliğini modelleyebilecek bir altyapıya dönüşmeye başlamaktadır.

Bu teknolojik gelişmenin siyasal sonuçları ise, modern devletle birlikte düşünüldüğünde çok daha büyük bir anlam kazanıyor. Devletlerin sıfırdan sentetik toplumlar oluşturmalarına gerek yok. Zaten onlarca yıl boyunca kimlik sistemleri, vergi kayıtları, eğitim, sağlık, çalışma hayatı, mülkiyet bilgileri, telekomünikasyon verileri, seyahat kayıtları, kolluk faaliyetleri ve vatandaşların kamu kurumlarıyla kurduğu sayısız ilişki sayesinde gerçek insanlara ait devasa veri havuzlarını çoktan oluşturmuş durumdalar.
Dolayısıyla artık sormamız gereken temel soru, insan davranışının modellenip modellenemeyeceği değil; bu modelleme kapasitesinin devletin kurumsal hafızası, kişisel veri kaynakları ve zor kullanma yetkisiyle birleştiğinde ortaya nasıl bir siyasal güç çıkacağıdır.
Türkiye, bu dönüşümün erken ve düşündürücü örneklerinden birini sunuyor olabilir.
26 Haziran 2026 tarihinde Adalet Bakanlığı, Türk yargısının dijital altyapısı olan UYAP bünyesinde geliştirilen CBS Örgüt Tahmin Projesini kamuoyuna duyurdu. Bakanlığın kendi açıklamasına göre sistem, dava dosyalarındaki bilgileri analiz ederek dosyanın hangi terör örgütüyle bağlantılı olabileceğini tahmin ediyor ve bu süreçte savcı ile hâkimlere destek sağlıyor.
Elbette MatrAIx ile CBS aynı teknoloji değil ve Türkiye’nin MatrAIx kullandığını ileri sürmüyorum. Ancak her iki gelişme de aynı siyasal yöne işaret ediyor. MatrAIx, insan davranışının giderek daha ayrıntılı biçimde hesaplanabilir ve işlenebilir hâle geldiğini gösterirken; CBS, devletin bu hesaplama kapasitesini kamu gücünün en sert kullanıldığı alanlardan biri olan ceza adaletine taşımaya başladığını gösteriyor.
Türkiye örneğini özellikle önemli kılan ise içinde bulunduğu hukuki bağlamdır. Türkiye’de terör ve terörizm tanımının oldukça geniş ve kolay uygulanabilir olduğu yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Son on yılda yaklaşık 2,2 milyon terör soruşturması yürütüldü; bu, yaklaşık her 40 Türk vatandaşından birinin terör soruşturmasına konu olduğu anlamına geliyor. Bu soruşturmaların ardından yaklaşık 450 bin kamu davası açıldı ve 527 bin civarında mahkûmiyet kararı verildi. Başka bir ifadeyle yaklaşık her 160 Türk vatandaşından biri terör suçlamasıyla mahkûm edildi. Bu mahkûmiyetlerin ortalama dört yıl hapis cezasıyla sonuçlandığı varsayılırsa, ortaya yaklaşık iki milyon kişi-yıllık hapis cezası gibi olağanüstü bir büyüklük çıkmaktadır.
Bu rakamları önemli kılan yalnızca büyüklükleri değildir. Yapay zekâ, vatandaşların terör kategorileri üzerinden sınıflandırılmasının zaten olağanüstü boyutlara ulaştığı bir yargı sistemine girmektedir. Türkiye’de terör kavramının geniş yorumu ve uygulanışı nedeniyle, bireylerin davranışları, sosyal ilişkileri ve dijital bağlantıları uzun yıllardır yoğun biçimde ceza soruşturmalarının konusu olmuştur. Bu döneme ait çok sayıda yargılama ise daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne taşınmıştır.
Üstelik hesaplamaya dayalı sınıflandırma da yapay zekâyla başlamış değildir. Dijital veriler uzun süredir bazı terör soruşturmalarının merkezinde yer almaktaydı. Büyük miktardaki ham dijital veriler idari makamlar tarafından işleniyor, Excel tablolarına, sınıflandırmalara ve çeşitli raporlara dönüştürülüyordu. Bazı durumlarda, bu ham dijital verilerin tamamı savunma, iddia makamı ve mahkemelerin bağımsız incelemesine aynı biçimde sunulmak yerine, bu verilerden üretilen raporlar ve değerlendirmeler bizzat delil niteliği kazanabiliyordu.
Bu ayrıntı ilk bakışta göründüğünden çok daha önemlidir. İnsanlar zaten uzun süredir kendi dijital izlerinin idari olarak oluşturulmuş temsilleri üzerinden değerlendiriliyordu. Ancak bir Excel tablosu, insanların önceden belirlediği ilişki ve ölçütlerle sınırlıdır. Yapay zekâ ise hiçbir insan savcının, hâkimin ya da soruşturmacının tek başına analiz edemeyeceği büyüklükteki veri yığınları içinde ilişkileri, benzerlikleri ve örüntüleri keşfedebilmektedir.
Dolayısıyla asıl dönüşüm, kâğıt dosyalardan dijital dosyalara ya da Excel tablolarından daha gelişmiş yazılımlara geçiş değildir. Asıl dönüşüm, vatandaşların ne yaptığını kaydetmekten, onların verilerinin kendileri hakkında ne söylediğini hesaplamaya doğru yaşanmaktadır. Artık mesele yalnızca geçmiş davranışlar değil; ilişkiler, eğilimler, bağlantılar ve belki de gelecekteki davranışlara ilişkin çıkarımlar üretmektir.
Uzun yıllardır yapay zekâ yönetişimine ilişkin temel endişe, yapay zekânın bir gün insan denetiminden çıkıp çıkmayacağı oldu. Bu elbette ciddiye alınması gereken bir risktir. Ancak belki de çok daha yakın bir ihtimalle karşı karşıyayız. Yapay zekâ çağının ilk gerçek anlamda “zeki” varlıkları, bağımsız makineler değil; eşi benzeri görülmemiş zor kullanma yetkisini, kurumsal hafızayı ve devasa kişisel veri arşivlerini giderek daha güçlü yapay zekâ sistemleriyle birleştiren devletler olabilir. Böyle bir durumda önümüzdeki yılların temel siyasal sorusu, yalnızca yapay zekâyı nasıl yöneteceğimiz değil; zeki devlet çağında özgürlüğü, hukuk devletini ve insan onurunu nasıl koruyacağımız olacaktır.
Popüler kültür bu fikrin bir benzerini yıllar önce Minority Report filmiyle hayal etmişti. Filmde devlet, işlenmiş suçlara değil, gelecekte işlenmesi öngörülen suçlara müdahale ediyordu. Elbette bugün bulunduğumuz nokta bu değil ve Türkiye’deki CBS sistemi de gelecekte işlenecek suçları tahmin ettiğini iddia etmiyor. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken siyasal dönüşüm çok daha farklıdır. Hesaplamalı sistemler insanların kimlerle bağlantılı olabileceğine, hangi kategoriye benzediğine veya davranışlarının neye işaret ettiğine ilişkin hipotezler üretmeye başladığında, şüphenin kendisi de giderek öngörüye dayalı bir niteliğe bürünmeye başlıyor.
Bu ayrım son derece önemlidir. Geleneksel ceza adaleti sistemi; olay, şüphe, soruşturma, delil ve hüküm sıralaması üzerine kuruludur. Oysa veri odaklı devlet, ters yönde de çalışabilecek teknik kapasiteye sahip olmaya başlamaktadır: Önce devasa veri kümeleri, ardından örüntüler, ilişkiler ve olasılıklar; en sonunda da bu hesaplamaların işaret ettiği insanlar… Makinenin doğrudan suç isnadında bulunmasına gerek yoktur. İnsan karar vericinin dikkatini kime yönelteceğini belirlemesi bile ceza adaletini dönüştürmeye yetebilir.
İşte daha önce eleştirdiğim human-in-the-loop yaklaşımı tam da burada önem kazanıyor. Çoğu zaman, son kararı hâkim ya da savcı verdiği sürece yapay zekânın insan denetimi altında kaldığını varsayıyoruz. Oysa insanın süreçte bulunması, her zaman gerçek anlamda insan denetimi olduğu anlamına gelmez. Eğer hangi ilişkilerin önemli olduğuna, hangi örüntülerin anlamlı olduğuna ve hangi bağlantıların dikkat çektiğine makine karar veriyorsa, insan karar verici artık dosyaya tamamen tarafsız bir başlangıç noktasından bakmıyor demektir. Makine, insanın neyi arayacağını daha en baştan şekillendirmiş olabilir.
Türkiye’de kitlesel terör yargılamalarının deneyimi bu soruyu daha da önemli hâle getiriyor. Yüz binlerce dosyayla karşı karşıya kalan herhangi bir yargı sistemi, kaçınılmaz olarak yoğun iş yükü, zaman baskısı ve standartlaşma baskısı altında çalışacaktır. Daha sonra Avrupa insan hakları mekanizmalarının önüne taşınan çok sayıdaki dava da göstermektedir ki, ceza adaleti kitlesel ölçekte işlemeye başladığında her dosyanın gerçekten bireysel ve derinlemesine incelenmesi giderek zorlaşmaktadır. Bu, tek tek hâkim veya savcıların iyi niyetini ya da mesleki yeterliliğini sorgulayan bir eleştiri değil; insan zihninin, kurumların ve zamanın doğal sınırlarına işaret eden yapısal bir sorundur.
Yapay zekâ bu sorunu katlanarak büyütebilir. İnsan karar vericiler bugün bile yüz binlerce dosyayı yeterli derinlikte incelemekte zorlanıyorsa, gelecekte milyonlarca, hatta belki trilyonlarca veri noktası üzerinden üretilmiş yapay zekâ sonuçlarını geriye dönük olarak bağımsız biçimde doğrulayabileceklerini varsaymak oldukça iyimser bir yaklaşım olur. Makine saniyeler içinde bir sonuca ulaşırken, aynı sonucun gerçekten denetlenmesi saatler, günler sürebilir; hatta bazı durumlarda tek bir insanın bilişsel kapasitesini tamamen aşabilir.
Bu nedenle human-in-the-loop yaklaşımı tek başına rahatlatıcı bir slogan hâline gelmemelidir. Sürecin sonunda bir hâkimin, savcının ya da kamu görevlisinin bulunması kuşkusuz önemlidir. Ancak bu kişinin yapay zekânın ürettiği sonuçlar üzerinde gerçekten anlamlı bir denetim kurup kuramayacağı hâlâ cevabı verilmemiş temel sorulardan biridir. Devletin analiz kapasitesi, tek bir insanın zihinsel kapasitesini katbekat aşmaya başladıkça, hukuki sorumluluk ile gerçek insan denetimi arasındaki mesafe de giderek açılabilir.
Bu da beni daha önce Modern Tanrılar (Modern Gods) olarak adlandırdığım düşünceye geri götürüyor.
İnsanlık için en büyük yapay zekâ riskinin, kontrolden çıkan bağımsız makineler olmayabileceğine giderek daha fazla inanıyorum. Çok daha yakın ve gerçekçi tehlike, devletlerin kendi vatandaşları hakkında sahip oldukları eşi benzeri görülmemiş miktardaki kişisel veriyi giderek daha güçlü devlet yapay zekâlarıyla işlemeye başlamaları olabilir.
Yüzyıllar boyunca devletler muazzam bir güç, büyük bir kurumsal hafıza ve devasa bürokratik yapılar biriktirdi. Ancak doğal bir sınır vardı: Hiçbir devlet, egemenliği altındaki herkes hakkında bildiği her şeyi aynı anda analiz edebilecek bir zihne sahip değildi. Devletler olağanüstü miktarda bilgi toplayabiliyor, fakat insan bürokrasileri bunun ancak küçük bir bölümünü gerçekten işleyebiliyordu. Yapay zekâ, bu doğal sınırı ortadan kaldırmaya başlayabilir. Böylece devlet artık yalnızca kayıt tutan ve gözetleyen değil; ilişkilendiren, modelleyen, sınıflandıran ve öngörü üreten bir yapıya dönüşebilir.
Bu, kamu yönetiminin yalnızca yeni bir dijitalleşme aşaması anlamına gelmeyecektir. Aynı zamanda, zor kullanma yetkisini, kurumsal hafızasını ve benzeri görülmemiş kişisel veri arşivlerini yapay zekânın analiz ve akıl yürütme kapasitesiyle birleştiren yeni bir siyasal yapının ortaya çıkışı anlamına gelebilir.
Dolayısıyla dijital yönetişim açısından temel sorumuz da değişiyor olabilir. Artık yalnızca “Yapay zekâyı nasıl kontrol edeceğiz?” diye sormamız yetmeyecek.
Belki de asıl sormamız gereken soru şudur:
“Devletler yapay zekâ kazandığında onları nasıl denetleyeceğiz?”