Bilgi ve Gerçeklik Arasındaki Bağ

Standart

Bilgi Teorisine Uzamsal Bakış

(Not: Bu yazı 2012 yılında Örsan Akbulut Hoca’mızın ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetiminde verdiği Sosyal ve Siyasal Bağlamda Epistemoloji ve Metodoloji dersinde sorduğu aşağıdaki soruya cevap olarak yazdığım bir yazıdır. Her hangi bir düzeltme olmadan yayınlıyorum.)

Endonezya’da bulunan bilinen en eski mağara resimleri, 40 bin yıl.

Bilgi, gerçekliğin üzerine giydirilmiş ve her zaman eksik olmaya mahkum şeffaf bir örtü, ikinci bir katman gibidir. Geleneksel olarak insan bilgi ilişkisi iç içe geçmiş dairelerle betimlenmektedir. Bu betimleme her ne kadar, varlığın bir bütün olarak iç içe geçmişliği üzerinden bir tanımlama yapsa da birbirleri arasındaki etkileşimi tam anlamıyla açıklayamamaktadır. Sorun modellemenin iki boyutlu olarak tasarlanmış olmasından kaynaklanır.  

Oysa bilinen evren üç boyutludur ve iç içelikler kadar üst üstelikler içermektedir. Sorumuzdaki lekeyi tanımlarken kullanacağımız model ise üç boyutlu bir modelleme olacaktır. Bu model de doğa, bilgi ve üretim arasındaki ilişki üst üste binmiş katmanlala açıklanmaktadır. Bu modelin dikkat çekici özelliklerinden birisi bilginin bir işlem değil, bir varlık olarak tanımlanmış olmasıdır.

Modelin üretilmesinde bilgisayar bilimlerinin giderek gerçek dünyayı da tanımlayabilecek modeller üretmeye başlaması ile insan beyninin nasıl çalıştığına ilişkin yürütülen  nöropsikoloji ve deneysel psikoloji de yaşanan gelişmelerden üretilen bilg esas alınmıştır. 

İki boyutlu bilgi teorisinden, üç boyutlu bilgi teorisine geçiş


Katmanlardan oluşan bu model ve bilginin varlığı, gerçeklik ve insan düşüncesi ve eylemleri ile olan ilişkilerini ve geçtiği süreçleri çözümlemeye çalışan bir modeldir.  

Önerilen model birbiri üzerine yerleşmiş ve yukarı doğru çıkıldıkça bir öncekini kısmen örten üç katmandan oluşmaktadır. Katmanlar en alttan başlayarak şu şekilde  sıralanmaktadır:

  1. Gerçeklik katmanı (R)
  2. Bilgi katmanı (K)
  3. Betimleme katmanı (P)

Katmanları tek tek tanımlayarak, kendi içlerindeki çalışma mekaniklerini ve birbirleri arasındaki ilişkileri incelemeye çalışacağız. Şekilde görüldüğü üzere  iki boyutlu olan düzlemden, üç boyutlu düzleme geçmek mümkündür (Şekil 1). İki boyutlu düzlemde  gerçeklik sınırsız bir beyaz zemin iken, betimleme bilgi katmanının içerisinde bir unsur olarak gözükmektedir. Bu boyuttan bakıldığında katmanlar arasındaki ilişki görülememektedir. Beyaz zemin gerçekliği,  çerçevemiz bilgiyi, siyah renkli nokta ise bilgi katmanını kullanarak ürettiğimiz ve gerçekliğe etki eden bir betimlemeyi ifade etmektedir. Şekil üç boyutlu hale geldiğinde ise model daha net bir şekilde anlaşılabilmektedir. 

Burada dikkat çeken konulardan birisi bilgi katmanının, gerçeklik katmanından daha küçük olmasıdır. Zira gerçekliğin tamamını bilgimizle algılamamız en azından şimdilik mümkün değildir. Ancak insanlık bilgi katmanını sürekli genişletmektedir. Gerçeklik katmanı üç boyutlu modelimizde bir sınır kazanmaktadır. Zira teorik olarak bilinen evrenin ve gerçekliğin de bir sınırı bulunmaktadır. Betimlemeler ise üçüncü ve en üst katman olarak ortaya çıkmakta ve şeffaf olan bilgi katmanı üzerinden gerçeklikle bağlantılı tanımlamaları barındırmaktadır.   Bilgi katmanı şeffaftır çünkü biraz sonra açıklanacağı üzere betimleme katmanında somuta dökülmediği sürece gerçeklik katmanı üzerinde maddi bir etkisi bulunmamaktadır. 

1. Gerçeklik Katmanı

Gerçeklik katmanı içinde yaşadığımız evren ve olasılıkla bizim henüz bilmediğimiz daha geniş bir varlık yapısının tamamından oluşmaktadır. Ve insan algısının aksine kuvvetle muhtemeldir ki bir sınırı da bulunmaktadır. Şimdilik bu sınırlılığın farkına kısmen varmış bulunuyoruz. Zira içinde yaşadığımız evrenin makro ölçüler içerisinde zaman boyutunda yaklaşık 13 milyar yıllık bir geçmişi olduğunu ve mekan boyutunda ise ışığın aynı sürede kat ettiği mesafe kadar bir alanda çapının ve büyüklüğünün belirlendiğini biliyoruz. Gerçeklik katmanı makroda ve mikroda bizim sonsuz olarak algıladığımıza doğru silikleşme eğilimi gösterir. Ancak gerçeklik olarak bizim algımızın ötesinde ve büyük bir ihtimalle henüz ölçemiyor olmamıza rağmen kendi mutlaklığına sahiptir. Gerçeklik katmanı, alan ve kütle olarak birbiri içerisine geçmiş mikro ve makro seviyede belirsiz sayıda  unsurlara sahiptir ve sayamadığımız kadar çok birimden (“var” olarak tanımlanabilecek her bir tekil ve bağımsız unsur) oluşur. 

Buna bir örnek olarak insan hücrelerinin ayrı birer tekil unsur olduğu, onların bir araya gelmesinden oluşan dokuların ayrı birer tekil unsur olması ve tamamının bir araya gelmesinden oluşan insan bedeninin ayrı bir tekil unsur olması gösterilebilir.  Gerçeklik katmanı tamamen olmasa da kısmen hepimiz tarafından bilinen ve algılanabilen bir katmandır. 

  1. Bilgi Katmanı 

Bilgi katmanı akıllı varlıklar tarafından üretilen bir katmandır. Aklın pek çok tanımı olmakla birlikte epistemolojik akılcılık tanımını kullanabiliriz. Bu teoriye göre insan varlıkları, soyut bir biçimde akıl yürütme ya da düşünme işlemiyle, varolan ve varolanın yapısı ve genel olarak evren hakkında, temel ve reddedilemez kesin yanıtlara ulaşabilirler. Bu tanımda bizim için en önemli ifade düşünme eyleminin soyut temellere dayanmasıdır. Zira soyutlama becerisine sahip olmayan ancak zekaya sahip olan varlıklar tarafından üretilen bilgi pek çok sebepten bizim işimize yaramamaktadır. Bizim için değerli olan bilgi üretim aşamasında soyutlanabilen bilgidir ki bunu sadece akıllı varlıkların yapabildiğini var sayıyoruz. 

Neandertallere ait olduğu ve sanatsal bir betimleme olduğu düşünülen eser. 35 bin yıl, La Roche, Fransa

 Bilginin nasıl üretildiği, bilgi katmanını anlamamız açısından önemlidir. Bu sebepledir ki akıl sahibi olduğunu bildiğimiz yaşayan tek varlık olarak homo sapiens sapiens (neandertallerin de bizimle benzer akli melekelere sahip oldukları yönünde kuvvetli deliller bulunmakta) soyutlayarak bilgi üretme becerisi ile öne çıkmaktadır. Akıllı varlıklar tarafından üretilen bilginin iki özelliği daha bulunmaktadır.  Bunlardan birincisi taklide dayalı olmadan aktarılabilir olmasıdır, zira soyuttur. İkincisi iki saklanabilmesidir. 

Her ne kadar akıllı varlıklar da taklit yoluyla da bilgi üretip aktarmakta iseler de bu aynı bilgiyi soyutlayamadıkları anlamına gelmemektedir. Soyutlama becerisi, gerçeklik katmanına ait olan ve algılanan olguların, ait oldukları somut gerçeklik dışında yeniden tanımlanmalarının yanı sıra olguların zihinde birbirleri arasında soyut bağlarla ilişkilendirilmeleri ve sayısı belirsiz olgular arasındaki bağların yeni bilgi üretiminde kullanılması anlamına da gelmektedir ki bu bilginin sentezlenebilmesi demektir. 

Bu durumda akıllı varlık gerçeklik katmanında beş duyusu veya kendi ürettiği daha güçlü gözlem araçları ile yaptığı gözlemlerden elde ettiği bilgiyi soyutlayarak bilgi katmanına taşımaktadır. Bilgi teorilerinin en önemli eksikliklerinden birisi olduğunu düşündüğüm husus, çoğunlukla bilginin ontolojik olarak bizzat kendisinin ne olduğuna ilişkin bir öneri getirmiyor olmalarıdır. 

Aklın bilgiyi nasıl işlediğine ilişkin yaklaşımları bir kütüphanin çalışma sistemine benzetebiliriz. Konulara ve kodlara göre farklı bilgi kütlelerini oluşturan kitapların raflara sıralandığı bir sistemdir. Hiyerarşik sınıflandırma sistemi sayesinde yeni gelen bir kitap yerine yerleştirilir ve raflardaki kitaplara kullanıcılar tarafından kolayca erişilebilir. Bilginin üretilmesi ve bilgiye erişilmesi bu şekilde algılanıyor olmakla beraber, bilginin bizzat kendisinin ontolojik açıklamasının yeterli olduğunu söyleyemiyoruz. Nitekim bilgi ve insan aklı arasındaki ilişkiye bu modelleme üzerinden bakmak, insan beynini anlama konusunda pozitif bilimlerin sağladığı yeni bilgiler ışığında artık pek mümkün değildir. Oysa bilginin maddi bir varlığı bulunmaktadır. Bilgi aslında akıllı varlığın beyin hücreleri arasında gezinen elektriksel bir akımdır ve aslında bir enerjiden ibarettir. Bilginin saklanmasını sağlayan hafıza da aslında odaları ve rafları olan bir kütüphane değil, bir işlemden ibarettir. Bir başka ifade ile bilgiyi insan beyninde hiç durmadan işlenen, üretilen, sentezlenen, yeniden üretilen ve beyin hücreleri arasında kesintisiz olarak akan bir enerji olarak tanımlamak mümkündür. Enerji ise madde ile birlikte varlığın bir başka formudur. 

Bu durumda bilgi katmanının bizzat kendisi de gerçeklik katmanı ile ontolojik seviyede bağlantı kurmaktadır. Öte yandan bilgiyi bir enerji olarak tanımlayabiliyor olmak önümüze yeni olasılıklar açmaktadır. 

Bilgi teorilerindeki en önemli eksikliklerden birisi de bilgi katmanını üreten ve var kılan akıllı varlık olarak insan seviyesinde yapılan tanımlamadaki problemlerdir.  Akıl genellikle düşünen varlık olarak tekil bir kişinin sahip olduğu yeti olarak tanımlanmaktadır. Peki bu tanımlama, bilgiyi anlamamıza yetmekte midir? Akıl, bilgi ve ikisi arasıdaki ilişkinin tanımlanması konusuyla ilgili gözden kaçırıldığını düşündüğüm husus Aristo’nun 2500 yıl önce yaptığı bir tespite dayanmaktadır.

Doğası gereği insan sosyal bir hayvandır. Doğası gereği veya kazara sosyal olmayan bir birey ya dikkatimize değmeyecek kadar düşük bir varlık veya insandan daha fazlasıdır. Toplum bireyin üstündedir. Ortak yaşamı sürdüremeyen ya da kendi kendine yettiği için buna ihtiyaç duymayan ve dolayısıyla toplum içinde yer almayan kişi, ya bir hayvandır ya da bir tanrı.

Aristo, Politika

İnsan, sosyal bir varlıktır. Yani yalnız var olması mümkün değildir. Bu o kadar bağlayıcı bir gerçekliktir ki aslında bilgi teorilerini de etkilemesi gerekmektedir. Tekil bir birey olarak insan varlığını devam ettiremeyeceği gibi tekil bir bireyin üreteceği bilgi, bizim yukarıda anlatmakta olduğumuz bilgi katmanını oluşturan, soyutlanmış ve akıllı varlıklar tarafından üretilen bilgi olmayacaktır. Bir başka ifade ile akıl, soyut bilginin üretilmesi bakımından tek başına çalışamayan ve başka akılların varlığına ihtiyaç duyan bir entitedir. 

Bu yaklaşımı, yukarıda izah ettiğimiz bilginin bir enerjiden ibaret olduğuna ilişkin iddiamızla bir araya getirdiğimizde her şey yerli yerine oturuyor gibi gözükmektedir. Tam bu noktada akan ve sürekli hareket eden bir enerji akımı olarak tanımladığımız bilgiyi yeniden tanımlamamız gerekmektedir. Bilgi aslında sadece tekil bireylerin beyinlerinin içindeki bir enerji olmakla kalmayıp, yaşayan tüm akıllı varlıkların zihinlerindeki tüm bilgilerin toplamını oluşturan bir olgudur ki başta anlattığımız bilgi katmanını oluşturmaktadır. Gerçeklik katmanının yalnızca bir kısmını tanımlayabildiğini söylediğimiz bu bilgi katmanı, milyarlarca düşünen beyinde akmakta olan bilginin toplamından oluşmakta ve bu toplamın erişebildiği alan kadar bir gerçeklik sahasını tanımlayabilmektedir.

Dolayısıyla bilgi akıllı varlıkların bireylerinin, bunların oluşturdukları küçük grupların, küçük grupların bir araya gelmesi ile oluşan daha büyük grupların ve sayısı belirsiz katmanlar halinde gerçekleşen bu gruplaşmaların toplamını oluşturan bütün yaşayan insanlığın toplamının  sürekli ve kendini tekrarlayıp, sentezlenerek, yeniden üretildiği, gerçekliğin soyutlanmasından ibaret bir enerjidir ve kesintisiz devam eden bir süreçtir. Ve bu sürecin doğası gereği bilgi yer yer kaybolmakta, beklenmeyen anlarda yeniden keşfedilip, farklı farklı ve birbirinden kopukmuş gibi görünen zaman ve mekan  düzemlerinde yeniden üretilebilmektedir. 

İnsanın, sosyal bir varlık olması, bilgi katmanıyla olan ilişkisine çok önemli etkiler yapmaktadır. Her şeyden önce davranış kalıplarını içgüdüsel ve kültürel olarak etkilemektedir. Sosyallikten bahsedildiğinde bir arslan sürüsünün de sosyal bir entite olduğu öne sürülebilir. İnsanı ve onların gruplarını birbirinden ayıran temel fark, insanla hayvanı da birbirinden ayırdığı söylenen akıldır. Akıl ise yukarıda da izah edildiği üzere soyutlanmış bilgiyi işleyebilen ve sosyal düşünmenin bir parçası olan tekil bir düşünme ünitesinden ibarettir. İnsanın sosyal bir varlık olmasından kaynaklanan durumu, içgüdüsel olarak kendisini paylaşmaya itmektedir. İnsan hayvansal içgüdülerine ek olarak, egosuna ait bazı dürtülere de sahiptir. Zira kendisi  gerçeklik katmanındaki olguları soyutlayarak işleyebilen ve bunları yeniden üreterek geliştirebilen bir sosyal varlıktır. Bu sebeple gerçekliği algılaması, gerçekliği soyutlayarak düşünceye dönüştürmesi ve yeniden üreterek, tekrar gerçekliği etkiler hale gelmesi de aslında birer sosyal süreçtir. 

Dış dünya veya gerçeklikle ilişkisi, içinde bulunduğu sosyal ilişkiler bağlamında kurgulanan insan, gerçeklik katmanını da aynı sosyal kurgular içerisinde anlayabilecektir. Bu sebeple, teorik olarak var olduğu andan itibaren hiç bir sosyal grubun parçası olmayan, hayatında kendi türdeşlerini hiç görmemiş ve var olduklarını bilmeyen bir insanın, gerçeklik katmanını algılayarak, soyut düşünceye dayalı bir bilgi katmanı oluşturması mümkün görünmemektedir. Küçük yaşta doğada kaybolan ve insanlarla teması kesilen çocukların, sadece sosyolojik olarak değil bilgi ve algı bakımından da sorunlar yaşamaları bir tesadüf değildir. 

İnsanın sosyal bağlamı sebebiyledir ki aslında bir maddi bir varlığı olan bilgi, birbiriyle bir şekilde ilintili insanların toplamının ürettiği, işlediği, yeniden anlamlandırdığı bir varlıktır. Aynı sebepledir ki insan bir birey ve hatta dar anlamda bir grup olarak kendisini ifade etmek ister. Ürettiği bilgi katmanı, doğal gerçeklikte var olmayan bir şeydir ve paylaşılması gerekir. 

Yukarıda belirttiğimiz gibi bilgi katmanının var olması, pek çok bireyden oluşan sosyal akıllı varlıkları gerektirmektedir. Bu ise iletişimi gerektirmektedir. Bilgi ancak sosyali oluşturan bireyler ve gruplar arasında el değiştirebilirse bir katman oluşturabilir. Bunun içindir ki bilgiyi üreten ve ifade etme ihtiyacını doğal bir dürtü olarak duyan insan, bunu sağlayabilecek araçları geliştirecek kadar da beceriklidir. Bilginin aktarılmasında iki temel yöntem tarih boyunca kullanılagelmiştir. Bunlardan birincisi ve en önemlisi dildir. Dil, önemlidir zira sadece bilgiyi aktaran bir araç değildir, aynı zamand gerçekliğin soyutlanmasını sağlayan kavramların oluşmasını da sağlayan bir araçtır. Bu sebeple dil aynı zamanda gerçeklik katmanı ile bilgi katmanı arasında ki etkileşimi sağlayan araçlardan birisidir. Bilgi katmanında ise yaşayan insanlar arasında üretilen bilginin dolaşmasını, tartışılmasını, yeniden üretilmesi sağlayarak bilgi katmanını canlı tutar. Bilginin canlı kalmasını sağlayan ve insan aklının bir ürünü olan diğer araç ise görsel betimleme yeteneğidir. Tarihsel gelişim içerisinde görsel şekillerle kendini ifade, zamanla yazının doğmasını sağlayan bir süreci tetiklemiştir.

Her iki iletişim aracı sayesinde bilgi sadece yaşayan akıllı varlıklar arasında dolaşımda kalarak mekan sınırlamalarını aşmamış, aynı zamanda saklanabilir hale gelerek nesilden nesile aktarılarak zaman sınırlarını da aşmıştır. 

Dil ve imgeler ile bilginin akışkanlığı sağlanmamış olmasaydı, bir enerji olarak korunumu imkansız hale gelirdi ve ortadan kaybolurdu. Zira bilgi katmanı mutlak anlamda geçicidir. Evrensel denklemde bakıldığında tür olarak akıllı varlığın son bulması ile ortadan kalkacaktır. Ancak varlığını sürdürdüğü süreç boyunca gerçeklik katmanında bıraktığı izlerle kalıcılığını sürdürebilecektir. 

  1. Betimleme Katmanı

Bilgiye ilişkin sunmakta olduğumuz epistemolojik kurgunun üçüncü ve en üst katmanı betimleme katmanıdır. Noktamızın kendini gösterdiği ve var olduğu katman da bu katmandır. 

Chauvet-Pont-d’Arc Mağara Resimleri, 32 bin yıl, Fransa

Betimleme katmanı, tıpkı bilgi katmanı gibi akıllı varlıkların varlığını gerektirir. Zira soyut seviyede bilgi üreten aklın, bunu gerçeklik katmanına yansıtması gerekmektedir. Sosyal olan insan, ürettiği bilgiyi ilan etme ve paylaşma ihtiyacını da hisseder ve bunu gerçeklik katmanında değişiklikler oluşturarak yapar. Burada devreye eylem girmektedir. Zihinsel olarak tasarlananın, eylemle birlikte üretime dönüşmesidir. Benzer ilişki tarihsel maddecilikte de tanımlanmaktadır. Marx’ın üretici güçleri de aynı şekilde doğa ile bireyi birbirine bağlamaktadır. 

Bu bağlamda bilgi katmanının yaşamasını sağlayan sözlü iletişim yani dil ile görsel ifade, betimleme katmanını oluşturan en önemli araçlardır. Bu sebeple betimleme katmanı kavramlar gibi sözlü ürünleri içerebileceği gibi maddi alemde, gerçeklikte fiziksel değişiklik yapan eserleri de içerebilir. 

Kağıtta gördüğümüz şekli nokta veya leke olarak tanımladığımız anda yaptığımız gerçeklik dünyasını tanımlamamızı sağlayacak, bilgi katmanında birikmiş ve işlenmekte olan bilginin bir betimlemeye dönüşmesidir. 

Bilgi katmanının her zaman gerçeklik katmanından küçük kalacak olması şeklinde tarif ettiğimiz zorunluluğun bir benzeri, betimleme katmanı ile bilgi katmanı arasında da bulunmaktadır. Zira betimleme artık ya doğrudan birey, ya da bireylerden oluşan küçük gruplar tarafından sürdürülen bir eylemdir. Doğal olarak insanlığın tamamı tarafından halen yaşatılmakta olan ve geçmişte yaşamış nesiller tarafından üretilen bilginin de tamamını içeren bilgi katmanı, eylem aşamasına gelindiğinde, bir veya bir kaç bireyin tamamına erişemeyeceği kadar geniştir. Bir başka sorun da, betimleme katmanının gerçeklik katmanına etki ettiği anda maddenin bağlı bulunduğu alan ve zamanla kısıtlanır hale gelmesidir. Bu sebeple temel sorumuzda yer alan beyaz sayfa üzerindeki nokta gibi pek çok beneğin bir araya gelmesi ile oluşur. Tüm sisteme hepsini aynı anda görebileceğimiz betimleme katmanı boyutuyla yani yukarıdan baktığımızda ise tek göreceğimiz farklı büyüklükte ve konumlarda, birbiriyle teması olan veya olmayan lekeler ve benekler olacaktır. Sonuçta insanın, akıllı bir varlık olarak gerçeklik katmanının tamamını etkilemesi, düşünce enerjisi ile bilgi katmanını genişletmesinden daha yavaş ve dar kapsamlı olacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.