Lord Acton’dan bir Mektup: Güç Yozlaştırır

Standart

“Güç Yozlaştırır. Mutlak Güç mutlak yozlaştırır.”
Belki de tarihte en çok alıntılanan sözlerden birisi olan bu sözü 19. yüzyıl Britanyasında yaşamış tarihçi ve siyasetçi olan Lord Acton’ın söylediğini duymamış olanlar vardır.


Ben kimin söylediğini biliyordum hatta bu çarpıcı sözden ilham alarak bir makale de yazmıştım. (Yolsuzluğun araçsallaştırılması ile ilgili makalem için bkz: https://www.academia.edu/90690242/SİYASAL_BİR_SİLAH_OLARAK_YOLSUZLUK) Bir arkadaşımın bu sözün hangi bağlamda söylendiğini sorması üzerine modern teknolojiden yararlanarak ilgili metni buldum. Mektup, bu bir cümlelik deyim kadar etkileyici. Sizlerle paylaşmasam olmazdı.

Lord Acton
(John Emerich Edward Dalberg)

Başpiskopos Mandell Creighton’a Mektup
(5 Nisan 1887)

(Online Library of Liberty’de yer alan tam metinden bir alıntı)

Bu mektup, tarihçilerin geçmişi nasıl yargılaması gerektiğine dair daha geniş bir tartışmanın parçasıdır. İngiltere Kilisesi’nin bir başpiskoposu olan Mandell Creighton, otorite figürlerine yönelik gereksiz derecede eleştirel olduğunu düşündüğü modern eğilime itiraz ediyordu. Creighton, geçmiş hakkında yazarken, geçmiş liderleri eleştirmeyen bir ahlaki göreliliğe meylediyor (örneğin geçmiş papaların yolsuzluklarını veya istismarlarını görmezden geliyordu).

Lord Acton buna katılmıyordu. Kendisi bir Roma Katoliği olmasına rağmen, papaların yolsuzluklarını ya da istismarlarını görmezden gelemezdi. Ona göre, geçmişte ya da bugün yaşamış olsun, lider olsun ya da olmasın, tüm insanlar evrensel ahlaki ölçütlere göre yargılanmalıydı.

(Not: Paragraf numaraları bu alıntıya aittir, özgün kaynağa değil.)


Cannes, 5 Nisan 1887

Sevgili Bay Creighton,

{1} Mesele Engizisyon’u sevip sevmediğiniz değildir; asıl mesele, tarihsel doğruluğa halel getirmeden, geç Ortaçağ papalığını hoşgörülü ve aydınlanmış olarak nitelendirip nitelendiremeyeceğinizdir. Bu konudaki sözleriniz bana, Fransız Terörü’nü uygulayanların hoşgörülü ve aydınlanmış olduklarını ve kan dökme suçundan kaçındıklarını okumak kadar tuhaf geldi. Ne demek istediğimi olabildiğince açık kılmaya çalışırken lütfen beni mazur görün.

{2} On beşinci yüzyılın sonu ya da on altıncı yüzyılın başındaki papalık hakkında konuşmuyoruz; birkaç kuşak boyunca, 1542’ye kadar, zulüm ruhunun belirgin biçimde yatıştığı bir dönemden de söz etmiyoruz. İspanyol Engizisyonu’ndan da bahsetmiyoruz. … Ben, III. Innocentius’tan Hus dönemine kadar, on üçüncü ve on dördüncü yüzyılların papalarını kastediyorum. Bu kişiler, özel bir mahkeme, özel görevliler ve özel yasalarla donatılmış bir zulüm sistemi kurdular. Bu sistemi dikkatle tasarladılar, geliştirdiler ve uyguladılar. Onu hem ruhani hem de dünyevi her türlü yaptırımla korudular. Direnen herkese, güçleri yettiğince, ölüm ve ebedi lanetlenme cezalarını uyguladılar. Sistemi sürdürmek için, daha önce duyulmamış vahşetler içeren büsbütün yeni bir usul düzeni inşa ettiler. Buna, birkaç kuşak boyunca sürdürülen kapsamlı bir yasalar bütünü adadılar. …

{3} Bu durum, kanon hukuku ve papalık işleri konusunda yetişmiş her Roma Katoliği öğrenciye bütünüyle tanıdıktır. … Sürekli olarak eleştirilmiş, sürekli olarak savunulmuş, fakat hiçbir Katolik otorite tarafından asla inkâr edilmemiştir. Ayrıntıları içeren, bazıları resmî olan, onlarca kitap vardır.

{4} Nitekim bu, Ortaçağ papalığı tarihindeki en göze çarpan olgudur. … Bir adam, erdemlerini kanıtlayıp kanıtlayamadığı için değil, belirli bir suçu işlediği kanıtlandığı için asılır. O tek eylem, kariyerinin geri kalanını gölgede bırakır. Onun iyi bir koca ya da iyi bir şair olduğunu söylemek faydasızdır. O tek suç, diğer her şeyin önüne geçer. …

{5} Zulüm konusuna yumuşak ve uzlaştırıcı bir bakışın, hoş ve kırıcı olmayan bir dille konuşmanızı nasıl mümkün kıldığını açıkça görüyorum. … Fakat beni şaşırtan ve adeta eli kolu bağlı bırakan şey, papalıktan haklı bir sertlik uygulamış gibi değil, hiç sertlik uygulamamış gibi söz etmenizdir. “Bu yanlış inançlılar, bu işkencecilere ve odun yığınında yakılmaya layıktı” demiyorsunuz; fakat işkence odasının ve kazığın varlığını görmezden geliyor, hatta en azından örtük biçimde inkâr ediyorsunuz. …

{6} Otorite sahibi kişilerin, bizim bilinçli doğruluk zirvemizden burun kıvrılarak küçümsenmemesi gerektiğini söylüyorsunuz. Onları rütbeleri, başarıları ve güçleri ya da yaşadıkları dönem nedeniyle mi muaf tuttuğunuzu gerçekten bilmiyorum. Kronolojik gerekçe (yani çok uzun zaman önce yaşamış olmaları), sınırlı bazı durumlarda az da olsa bir değer taşıyabilir. Ancak bu gerekçe, “bu kişi doğruyla yanlışı bilmiyordu” dememize izin vermez; bunu ancak Kolomb’dan, Kopernik’ten önce yaşamış ve doğruyla yanlışı bilmesi mümkün olmamış biri için söyleyebiliriz. Mesih’in doğumundan 1500 yıl sonra, Hristiyanlığın merkezinde yaşayanlar için bunun pek geçerli olduğu söylenemez. …

{7} Papa’yı ve Kral’ı diğer insanlardan farklı, onları suçsuz varsayan bir iyi niyetle yargılamamız gerektiği yönündeki kuralınızı kabul edemem. Eğer bir varsayım olacaksa, bu güç sahiplerinin aleyhine olmalıdır; güç arttıkça bu varsayım da artmalıdır. Tarihsel sorumluluk (yani tarihçilerin sonradan verdiği hüküm), hukuki sorumluluğun (yani yöneticilerin yaşamları sırasında maruz kaldıkları hukuki sonuçların) yokluğunu telafi etmek zorundadır. Güç yozlaştırır; mutlak güç ise mutlaka yozlaştırır. Büyük insanlar neredeyse her zaman kötü insanlardır; hatta yalnızca nüfuz kullandıklarında bile böyledirler, otorite kullandıklarında ise çok daha fazla. Makamın, onu elinde tutanı kutsadığı düşüncesinden daha kötü bir sapkınlık yoktur. İşte bu noktada … amaç, araçları haklı çıkarmayı öğrenir. Mevki sahibi olmayan bir adamı asarsınız; … fakat söylenenler doğruysa, Elizabeth zindancıdan Mary’yi öldürmesini istemiştir ve III. William İskoç bakanına bir klanı yok etme emrini vermiştir. İşte daha büyük isimler, daha büyük suçlarla yan yana duruyor. Siz, gizemli bir nedenle, bu suçluları bağışlardınız. Ben ise, açık adalet gereği, onları Haman’dan daha yükseğe asardım; ama daha da önemlisi, tarih bilimi adına, çok daha yükseğe. …

{8} Ahlak yasasının esnemeyen bütünlüğü, benim için tarihin otoritesinin, onurunun ve yararlılığının sırrıdır. Dehayı, başarıyı, rütbeyi ya da itibarı korumak uğruna bu paranın değerini düşürürsek (yani tarihçinin yargısındaki ahlaki bütünlüğü bir kenara koyarsak), bir adamın nüfuzu, dini, partisi ya da onun itibarıyla güçlenen ve düşüşüyle zarar gören “iyi dava” uğruna da düşürebiliriz. O zaman tarih, bir bilim, bir uyuşmazlık hakemi, yolunu kaybedene rehber, … (yüksek ahlaki ölçütlerin) savunucusu olmaktan çıkar. [Böyle bir tarihte] hükmetmesi gerekirken hizmet eder; ve en saf olana değil, en kötüsüne daha iyi hizmet eder.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.