BİZ & Biz Siyaseti

Standart

26 Ekim 2026


Biz onlara benzemeyiz. Biz, millete yanlış yapana, milletin malına el uzatana sahip çıkmayız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Ekim günü partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmanın en kritik cümlesi muhtemelen buydu.

Bir liderin konuşmalarında “biz” zamirini sıkça kullanması, psikolojik ve retorik anlamda çok güçlü bir iletişim stratejisidir. Esasen hem günlük konuşmalarda hem de siyasal söylemde “birinci çoğul şahıs” (‘biz’), basitçe bir zamir olmanın ötesinde toplumsal ve siyasal sınırları çizen, aidiyet üreten, meşruiyet inşa eden ve dinleyiciyi konumlandıran bir tür ideolojik araçtır.

Türkçe ve diğer Türkî diller dâhil, dünya dillerinin çoğunda birinci çoğul şahıs için tek bir zamir kullanılır.[i] “Biz”, bağlama ve duruma göre hem kapsayıcı (sizi de içeren) hem de dışlayıcı (sizi içermeyen) anlamda kullanılabilir. Anlam, konuşan kişi temelinde yapılanmakla; zamirin kendisinde değil bağlamda, üslupta ve cümlenin bütününde ortaya çıkar.

“Biz” anlamına gelen iki ayrı sözcük istihdam eden Malayca (Malezya, Endonezya, Brunei, Singapur; kısmen Tayland ve Filipinler), bu genel gramer kuralına önemli bir istisna oluşturur. Kami dışlayıcı (dinleyeni dışarıda tutan) “biz” iken Kita kapsayıcı (dinleyeni de içine alan) “biz” işlevi görür (Ismail, vd., 2025). Örneğin “biz [siz değil] gittik” derken, konuşan kami zamirini kullanır (Kami pergi). Buna karşılık, “biz [siz de dâhil] gittik” diyen kişi kita zamirini kullanır (Kita pergi).[ii]

Bazı Güneydoğu Asya (Mandarin Çincesi, Vietnamca), Pasifik (Hawaii, Fiji, Samoa), Hindistan (Tamil, Telugu, Malayalam gibi Dravid dilleri) ve Amerika yerli dillerinde de (Quechua, Aymara, Cherokee) görülen bu dilsel ayrışma (Cysouw, 2013), Biz’in iki farklı siyasi ve retorik işlevini gramer temelinde ayırır. Bu ayrımda maksatlı bir saygısızlık ya da cana yakınlık söz konusu değildir; dil bu şekilde yapılanmıştır.

Kapsayıcı ve dışlayıcı zamirler ilişkisel göstergelerdir: Bir konuşma durumunda, konuşan (genellikle tek bir kişi) ile dinleyen(ler) veya muhatap(lar) arasındaki ilişkinin doğasına işaret ederler. Örneğin kita, konuşan ile muhatabın -ifade edilen durum bağlamında- nesnel olarak aynı grubun üyesi olduğunu belirtmeye yararken kami, konuşan ile muhatabın, ifade edilen durum bağlamında aynı grubun üyesi olmadığını ifade eder (Lichtenberk, 2005).

Buna karşılık, özellikle Ortadoğu ve Avrupa dilleri söz konusu olduğunda “biz” zamirinin kimleri kapsayıp kimleri dışarıda bıraktığı, eleştirel söylem analizinin başlıca sorunlarından birini oluşturur. “Biz” tek bir formla karşılanırken kami-kita ayrımının dışlayıcı-kapsayıcı işlevi, bağlamsal esneklik ve retorik ustalık tarafından üstlenilmiştir. Anlam konuşanın maksadına bağlıdır.

Alanın öncülerinden dilbilimci Norman Fairclough’un (2000) New Labour, New Language? başlıklı kitabı bu anlamda önemlidir. Fairclough bu kitabında, İngiltere başbakanı (1997-2007) ve İşçi Partisi lideri Tony Blair’in “biz” (‘we’) zamirini kullanma keyfiyetini analiz etti. İşçi Partisi’nin siyaseti pazarlama veya ticarileştirme işini her zamankinden daha ileriye taşıdığı kanaatine varan Fairclough, bu gelişmenin siyaseti doğruluk ve dürüstlükten uzaklaştırdığını ve seçmenlerin düzgün bir toplum vaadiyle sandık başında oyalandığını savundu.

Fairclough’a göre, bir siyasi söylemi diğerinden ayıran şeylerden biri, kolektif kimliklerin nasıl inşa edildiğidir. Eş deyişle, sivil toplum içinde hangi sınırların çizildiği, kimlerin dâhil edilip kimlerin dışlandığı, bir partinin kimin adına konuştuğunu iddia ettiği ve kime karşı konuştuğu, siyasal söylemin ayırt edici öğesidir. Blair’in Yeni İşçi Partisi (New Labour) söyleminde de “biz” zamiri iki farklı biçimde kullanılmaktadır: Bazen sadece hükümeti kastedecek şekilde “dışlayıcı” bir tonda (“tek millet siyasetine bağlıyız” gibi); bazen de Britanya’yı ya da bir bütün olarak Britanya halkını kastedecek şekilde “kapsayıcı” bir tonda (“en iyisi olmalıyız” gibi).

Burada, dışlayıcı ve kapsayıcı “biz” zamiri arasında sürekli bir “çift değerlilik” (ambivalence) ve kayganlık mevcuttur. Fairclough’a göre siyasi liderlerin başarısı, bu iki kullanım arasındaki sınırları muğlak tutabilmelerinde yatar. Lider, kurumsal veya partizan kararları açıklarken “biz” dediğinde, bu belirsizlik sayesinde dinleyiciye “sizin adınıza ve sizin değerlerinizle konuşuyorum” mesajı verir. Nitekim Blair de “bu ülkeye, insanlarına ve Britanya’yı içinde yaşadığımız çağ için yenileme kapasitemize inanıyorum” derken “biz” zamirini isim yerine kullanarak muğlaklaştırmıştı.

Kuşkusuz seferber edilen tek sözcük “biz” değildi. Örneğin Blair ve ekibi, İşçi Partisi lügatinde daima ekonomik anlamda kullanılan “değer” (value) sözcüğünü artık etik-moral anlamda (British values) kullanıyordu. “Kapitalizmin bencil, açgözlü öğretilerini reddediyoruz” diyen eski parti gitmiş; iş dünyasını yönetime dâhil etmekten (welcome business into government) bahseden bir “Yeni İşçi Partisi” gelmişti. Blair’in sağ ve sol söylemleri harmanlayan “Üçüncü Yol” vizyonu, Fairclough’un tespitiyle, “not only this, but also that” kalıbının sık kullanımıyla perdelenen “piyasa dostu” bir İşçi Partisi öngörüyordu: “Sadece sosyal adalet değil, aynı zamanda ekonomik dinamizm.”

Keza, “küresel ekonomi” terimi de artık çift anlamlı kullanılmaktaydı: “Ekonominin artık küresel ölçekte olduğu” ya da “küresel ekonominin mevcut (neoliberal) biçimi.” Bourdieu’nun (1998) vaktiyle vurguladığı gibi, daha küresel bir ekonomi arzulayanlar (mevcut ekonominin en güçlü kesimleri, bankalar, çok uluslu şirketler ve onları destekleyen siyasi partiler) bunu hâlihazırda varmış gibi sunmaktadır.

White Paper ve Green Paper gibi parti belgelerinde ve liderlerin konuşmalarında “biz” zamiriyle bütün ulus kucaklanırken araya serpiştirilen rekabet, diyalog, ortaklık, işbirliği, teşvik vs. terimler, Biz’in aslında “iş dünyası” (Business) olduğunu gösteriyordu. Eski partinin lügatinde, “biz” işçi sınıfını ve genel olarak sosyal demokrat seçmenleri kapsarken Yeni İşçi Partisi’nde zamirin kapsamı sermaye lehine muğlak bırakılmıştı. Bu kullanım tarzı, diğer şeyler yanında, emek gündeminin İngiltere’deki tarihsel taşıyıcısı olan İşçi Partisi’nin neoliberal bir çizgiye taşınmasında etkili oldu. Tony Blair’in “biz” odaklı söylemi, hem partisini hem de tüm İngiliz halkını temsil ettiği yanılsamasını yaratarak “muhafazakâr-merkezci” iddialarını geçersiz kılmayı başardı.

***

Türkiye’ye dönecek olursak, Cumhurbaşkanının konuşmasındaki “biz” zamiri iki katmanlı bir yapıya sahip olup, Fairclough’un işaret ettiği kaymaları teşhis etmemize imkân verir. Birinci katmandaki aktörler (Erdoğan, AKP yönetimi, milletvekilleri ve iktidar mekanizması) için “Biz […] sahip çıkmayız” beyanı, doğrudan kurumsal bir tutum deklarasyonu işlevi görürken, ikinci katmandaki aktörler (bütün millet) için Fairclough’un vurguladığı “söylemsel özdeşleşme” devreye girer. Cümledeki “millete yanlış yapan” vurgusu, Biz’i doğrudan “milletin kendisi ve muhafızı” olarak konumlandırır. Böylece parti/hükümet iradesi ile millet iradesi iç içe geçer. Dinleyicilere de bu etik duruşun doğal bir parçası oldukları hissettirilir.

Bu söylemde, “biz” hem kucaklayıcı görünür hem de “gerçek halk” ile “ötekiler” arasında sınır çizer. Biz’in kami tarzı (dışlayıcı) kullanımı, “yola devam edenleri”, “milletin iradesine sahip çıkanları”, “birlik isteyenleri” içeri alırken, eleştirenleri, muhalefeti veya farklı düşünenleri otomatik olarak dışarıda bırakır.

Siyasal alanda bir “iç grup” (in-group) yaratmak, zorunlu olarak bir “dış grup” (out-group) inşası ile el ele gider. İnsanları “biz ve onlar” şeklinde ayrıştırma eğilimi evrenseldir. İç grup bizimle birlikte olanlara; dış grup bize yabancı ya da hasım görünenlere işaret eder. İç gruptakiler, kendilerini ve diğerlerini ortak değerler, tutumlar ve yönelimler üzerinden algılasalar da bu algılar, grup üyelerinden gelen gerçek derecelendirmelerden ziyade popüler klişelere uygundur.

“Biz ve onlar” ayrımı, primat toplumsallığının temelini oluşturur (Görsel: NPR).

Bu uygunluk, siyasal liderler için söylemsel (discursive) anlamda geniş bir manevra alanı açar. Liderin, kritik momentte Biz’in sınırlarını genişletip daraltabilmesini, suçluları dışarı atabilmesini veya rakipleri şeytanlaştırabilmesini mümkün kılar. Biz’in semantik yapısı, konuşmacıyı her defasında ilişkisel dinamikleri kodlamaya zorlar.

Erdoğan’ın cümlesi bağlamında “biz” zamiri, kamu kaynağını suiistimal edenleri, yetkisini kötüye kullananları ve “milletin malına el uzatanlar”ı reddederek şahsından ve temsil ettiği hareketten uzaklaştırır. Böylece adı suça karışanlar “içimizden biri” olmaktan çıkarılıp ötekileştirilir; kimlikleri iptal edilip yaka kartları geri alınır.

Liderin iç grup irfanı, Glasford ve arkadaşlarının (2008) deneysel bulgularıyla uyumludur: İnsanlar, bir iç grup (dış grup değil) üyesi kişisel bir değeri ihlal ettiğinde psikolojik rahatsızlık gösterirler; bu da uyumsuzluk duygusu yaratarak bireyin grubuyla özdeşleşmesini engeller.

“Nefsine uyanların” grup dışına atılması (out-grouping) iktidar bloğunun ahlaki saflığını korurken içeridekilerin grupla (parti) özdeşleşmesini kolaylaştırır. Dahası, “sahip çıkmayız” vurgusu, muhalefete ve eleştirel medyaya da bir suçlama yöneltir. Muhalefetin “belediyelerde yaşanan skandallara sahip çıkmış olması, her türlü rezilliğin, her türlü ahlaksızlığın arkasında durmuş olması”, yanlış yapanlara sahip çıktığını gösterir. Sonuçta, ahlaki ve siyasi meşruiyet yalnızca “biz” alanına mahsus (veya mahpus) kılınır.

Diğer Biz’ler de bu söyleme eşlik eder. Çanakkale Zaferi veya Cumhuriyet Bayramı gibi ortak tarihi dönüm noktalarında, ideolojik kırılmaları aşmayı hedefleyen kapsayıcı bir “biz” devreye girer: “Gönül coğrafyamızın dört bir yanından şehitlerimiz koyun koyuna yattığı sürece kimse bizim aramıza kandan ve gözyaşından duvarlar öremeyecek.”

Toplumsal ve siyasal sınırları netleştirmek, seçmen tabanını tahkim etmek ve muhalif odakları konumlandırmak gerektiğinde ise dışlayıcı “biz” zamiri işe koşulur: “Birileri fildişi kulelerde ahkâm keserken, milletimize karamsarlık yayarken biz büyük ve güçlü Türkiye hedefimize yürüyoruz.” Burada “biz”, muhalefetin ahlaki veya siyasi defolarına karşı konumlandırılan erdemli bir topluluğu temsil eder.

Keza, “durmak yok, yola devam”, “işimiz hizmet, gücümüz millet” gibi kapsayıcı sloganlar, mevcut çizgiyi hem doğru hem de kesintisiz bir yürüyüş olarak sunar. Fairclough’un Yeni İşçi Partisi’nde teşhis ettiği -otoriter eğilimleri gizlemeye yarayan- “ulusal konsensüs” varsayımına benzer şekilde, eleştiriler “takoz siyaseti” veya “birliği bozmak” olarak kodlanır. Kapsayıcı “biz”, “milli uzlaşı” ve “ortak akıl” yanılsaması yaratarak muhalefeti marjinalize ederken siyaseti de medya ve pazarlama mantığına yaklaştırır.

Özetle, Erdoğan’ın “biz” zamiri, İşçi Partili seçmen nezdinde neoliberal politikaları meşrulaştırmaya girişen Blair’inkine benzer bir meşruiyet inşa eder (iktidar partisi ‘yolsuzlukla mücadele merkezi’; lider ‘kuralları gözeten ahlaki murakıp’ konumundadır). Bunu yaparken sorumluluğu yalıtır; suçu kurumsal ya da sistemik karakterinden soyutlayıp, bireysel eylemlere indirger (‘yanlış yapana sahip çıkmayız’). Böylece Biz’in kapsayıcı ve dışlayıcı sınırlarını belirsizleştirirken, ekran başındakilere “milletten yanaysanız bizim durduğumuz yerdesiniz” mesajını vererek muhaliflerin eleştiri zeminini daraltır.

***

Burada, iletişime katılan taraflar (konuşan ve dinleyenler) arasındaki güç, statü veya bilgi eşitsizliğinin dile ve konuşma biçimlerine yansıması dikkatimizi çekmelidir. Literatürde “söylemsel asimetri” olarak adlandırılan bu durum, liderlerin meşruiyet krizlerini yönetmesini kolaylaştırır. Lider, dini, ahlaki ya da hukuki değerleri gözeten bir söylemi benimserken, bu değerlerin “organize” ihlalinde sorumluluğu bireysel yanlışlara indirgeme eğiliminde olur.

“Sahip çıkmayız” şeklindeki pasif ve dışlayıcı pozisyon, aktif bir müdahale, önleme ve denetim sorumluluğu yükleyen dinî (Erdoğan’ın aynı konuşmada atıf yaptığı ’emri bil-maruf, nehyi anil-münker’ gibi) ve hukukî (cezai müeyyide) ilkelerle normatif bir gerilime yol açar. Lider bu gerilimi “Ahlaki Üstünlük” (Moral High Ground) illüzyonu ile dengeler; çatışma ortamında şahsında algılanan ahlaki üstünlüğün avantajından yararlanmaya çalışır.

Kuşkusuz asimetri sadece söylem düzeyinde değildir. “Paydaşlık” veya “pay sahibi olmak” (stakeholding) anlamında da belirgin bir orantısızlık söz konusudur. İnsanlar toplumsal hasılada anlamlı bir payları olmadığını hissettiklerinde topluma karşı çok az sorumluluk duyacaklar ve genel refah için çaba göstermeye pek istekli olmayacaklardır. İnsanlar pastadaki paylarını değerlendirirken faydayı maksimize etmekten (ne kazandım?) ziyade “enayi nefreti” (kazıklandım mı?) ile hareket ederler. Sosyal psikolog Leigh L. Thompson’ın (2014) literatüre kazandırdığı enayi nefreti (sucker aversion) kavramı, üretime katılan bireylerin diğerlerine orantısız bir avantaj sağlamış olmaktan sakınacaklarını varsayar.

Kolektif eylemde enayi, çabaları bedavacılar (free-riders) ve düzenbazlar tarafından sömürülen kişidir. Bu durumdaki bir kişinin, özellikle otorite pozisyonlarını işgal edenlerin şahsi çıkarlarını toplumun yararına önceleyen eylemlerini cezalandırmaya hazır olması beklenir. İnsanlar enayi yerine konulduklarına inandıkları zaman işbirliğini bırakırlar. Örneğin sandık başına gitmezler ya da rutin hale gelen af paketlerine rağmen vergi ödemekten kaçınırlar. Şahsi çıkarlar için kullanıldığını gördükleri resmi makam ve kadrolardan sadır olan kararları gayrimeşru görme eğiliminde olurlar.

Dolayısıyla, eğer Türkiye müreffeh bir ülke olacaksa tüm yurttaşların üretim ve bölüşüm sürecine kolektif bir anlayışla dâhil edilmesi zorunludur. Bu koşul, doğal olarak herkesin “pay sahibi” (stakeholder) olmasına bağlıdır. Eğer böyle olmazsa, İngilizce terimdeki stake sözcüğünü bazıları için “hisse, fon, kar payı” vs. olarak okurken çoğunluk için “kazık” olarak okursak, hem refah yaratma potansiyelimizi hem de toplumsal güven ilişkisini kaybederiz. Söylem ile gerçeklik arasındaki boşluğun kitle tarafından fark edilebilir hale geldiği koşullarda, bu boşluk “biz” zamiriyle doldurulamaz.

Keza, “iyi bir Müslüman” olduğumuzu söylüyorsak, bu iddiamızdan vurulduğumuz her mevziden aynı söylemi tekrarlayarak kalkamayız. Bu kitlesel öfkeyi yatıştırmayacaktır. Toplumsal kaynakların “yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet” hâline gelmesi, tıpkı bir ordunun bir kenti yerle bir etmesi gibidir; söylem değil eylemdir.


Kaynakça
Bourdieu, P. (1998) A reasoned utopia and economic fatalism. New Left Review, 227: 25-30.
Cysouw, M. 2013. Inclusive/Exclusive Distinction in Independent Pronouns. M.S. Dryer, & M. Haspelmath (Eds.) WALS Online (v2020.6) [Data set]. Zenodo.
Fairclough, N. (2000). New labour, new language? London, UK: Routledge.
Glasford, D.E., Pratto, F., & Dovidio, J.F. (2008). Intragroup dissonance: Responses to ingroup violation of personal values. Journal of Experimental Social Psychology, 44(4): 1057-1064.
Ismail, D.R., Pranata, A.J., Suriya, A.N., & Jaya, P.H. (2025). Understanding and usage of the pronouns kami and kita among Indonesian millennial and generation Z. Rainbow: Journal of Literature, Linguistics and Culture Studies, 14(1): 11-18.
Lichtenberk, F. (2005). Inclusive-exclusive in Austronesian: an opposition of unequals. E. Filimonova (Ed.), Clusivity: Typology and case studies of the inclusive-exclusive distinction (261-289). Amsterdam, NL: John Benjamins B.V.
Nevskaya, I. (2005). Inclusive and exclusive in Turkic languages. E. Filimonova (Ed.), Clusivity: Typology and case studies of the inclusive-exclusive distinction (341-358). Amsterdam, NL: John Benjamins B.V.
Thompson, L.L. (2014). Making the Team: A Guide for Managers (5th Ed.). New York, NY: Pearson.


Notlar
[i] Bir istisna olarak, Yakutçada “biz” yerine kullanılan ve konuşan kişi ile başka birini (muhatap veya üçüncü bir şahıs) kapsayan “Bihikki” (ikimiz) zamiri dışlayıcı anlama sahiptir. Örnek: Kini bihikki biirge (onunla birlikte ben) (Nevskaya, 2005).
[ii] Gelişen iletişim teknolojileri ve hızlı toplumsal değişim, dışlayıcı ve kapsayıcı zamirlerin anlamını bulanıklaştırmaktadır. Ismail vd.’nin (2025) kısıtlı saha çalışması, Y ve Z kuşağından Endonezyalı gençlerin çoğunun kami ve kita zamirlerini yanlış kullandığını göstermiştir. Yeni dilsel eğilimleri benimseme ve bunları günlük iletişimlerine entegre etme yetenekleriyle öne çıkan gençler, iki zamir arasındaki farkı -semantik değil- pragmatik olarak anlamakta; kami’yi resmi bağlamlarla, kita’yı gayri resmi durumlarla ilişkilendirmektedir.