İyiyi kötüyü ayıran çizgi, devletlerin, sınıfların ya da siyasi partilerin arasından değil bütün insanların her birinin kalbinin içinden geçer. Bu çizgi sürekli değişir. Yıllar içinde titreşir. Ve kalbi kötülük tarafından ele geçirilmiş insanlarda bile, iyiliğe açılan küçük bir Köprübaşı kalıverir. – Aleksandr İsayev Soljenitsin, Sovyetler Birliği, 1918 – 2008
Toplum neden işlenen haksızlıklara, yolsuzluklara karşı bu kadar duyarsız veya millet iradesi neden kötünün peşinden gidiyor ve benzeri pek çok soru geçiyordur aklınızdan.
Bu uzun bir yazı olacak. Sizi bir düşünce gezisine davet ettiğimi düşünün. Sorular sorduğum ve bunlara cevap olarak önermelerimi sunduğum bir yolculuk gibi biraz dolambaçlı ve biraz da yorucu.
Özgürlüğü toplumsal olguların birbiriyle olan ilişkisi ve etkileşiminden yola çıkarak tanımlamaya çalıştığım Toplumsal Özgürlük Kuramı tanımlayan görsel. Grafikte bireyin özgürlüğünü üreten, şekillendiren ve kısıtlayan sosyal evrenini görüyorsunuz. – Melih R. Çalıkoğlu
Çin, dünyanın ilk ‘temiz’ ticari nükleer reaktörünü etkinleştirmeye hazırlanıyor @uzakevrenler #enerji#toryum
Amerikan Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı’nın 1960’larda erimiş tuz reaktörü deneyinden bir fotoğraf (Kaynak: Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı/ABD Enerji Bakanlığı)
Çinli bilim adamları, soğutma için suya ihtiyaç duymayan, türünün ilk örneği olacak olan deneysel bir nükleer reaktör için planlarını açıkladılar.
Resmi istatistiklere göre şu anda ülkemizde geçici koruma statüsünde 3 milyon 684 bin Suriyeli sığınmacı var. Bu sığınmacılar arasında yaşları 0 ile 9 yaş arasında olan 1 milyon 66 bin çocuk da bulunuyor (1). Bu çocukların çok büyük bir bölümünün Türkiye topraklarında doğduğu ve kendi anavatanlarını hiç görmemiş olduklarını tahmin edebiliriz. Suriyelilerin yanı sıra 173 bin Iraklı, 116 bin Afganistanlı ve 27 bin İranlı da ülkemize sığınmış durumda (2). Varlıklarını hepimizin gördüğü ve bildiği Afrikalı göçmenlerin sayısını ise hiçbir yerde bulamadım.
Eflatun’un (Plato) M.Ö. 380 yılında (2.400 yıl önce) yazdığı “Devlet” isimli eserinden kısa bir alıntı. Okuyunca ilk akla gelen teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin insan denen varlığın, arzularının, güdülerinin, beklentilerinin ve çaresizliklerinin aynı kaldığı oluyor. Aynı sebeple ve aynı duygularla 24. yüzyıllık mesajların bugün aynen de geçerli olduğunu düşünebilirseniz. Ve böyle düşünmekle de yanılmazsınız. Düşünmek ise içinden kaçamayacağımız kendi hücremize dönüşüverir. Belki gerçekten de cehalet mutluluktur.
Açık ve net konuşayım. Daha küçük bir çocukken, henüz Uzay Mekiği bile ilk uçuşunu yapmamışken, Skylab uzay istasyonu yeryüzüne düşürülürken yani 1970’lerin sonlarından beri uzay ve uzayın keşfi konusuna meraklıyım. Çok yakından takip ederim. Her ne kadar pozitif bilimlerde eğitim almamış olsam da, bir mühendis veya benzeri yetkinliğim bulunmasa da, bir sosyal bilimci olarak bu konunun politikle ve kültürle ilgisini araştırabilecek yeterlikte olduğumu düşünüyorum. Bu hafta Cumhurbaşkanı’nın büyük bir şölenle duyurduğu, altının boş olduğu bir iki gün geçmeden anlaşılan, uzay programına neden sevinemediğimi, ve neden bu ekibin Türkiye’yi yeni keşifler çağına taşıyamayacağını bu bilgi birikimime dayalı olarak açıklamam gerekiyordu.
Bu bir sır değil. Teknolojide önder olmadığımız gibi teknolojinin yeniden şekillendirdiği toplumun şekillenmesinde, dönüşümü tanımlayıcı sosyal araçların üretilmesinde de önder değiliz.