“piç kurumlar”: zorunluluk mu, tercih mi?

Standart

22 Eylül 2026


Yazıya böyle “kaba” bir başlık seçmemiz, kavramın kibarlık kaygısı taşımayan mucidine saygımızdan kaynaklanıyor. Chicago Okulu geleneğine katkılarıyla tanınan sosyolog Everett C. Hughes (1897-1983), meşru kurum ve normların yetersizlikleri sonucu ortaya çıktığını düşündüğü gayrimeşru yapıları “piç kurumlar” (bastard institutions) olarak tanımlamıştı.

“Bastard” sözcüğü, İngilizce literatürde Hughes’in (1993) himmetiyle kavramsallaşmış ve az çok nötrleşmiş durumdadır. Buna karşılık, Türkçedeki “piç” sözcüğünün -argo yükü nedeniyle- akademik ya da entelektüel metinlerde editör engeline takılma ihtimali yüksektir. Nitekim bu yazının Karar gazetesinde yayınlanan kısa versiyonunda da böyle oldu ve yazı “Paralel Kurumlar” başlığı ile okura ulaştı. Bu kısa şerhin ardından biz de Hughes’i izleyerek ve okurların affına sığınarak piç kurumlar kavramını kullanacağız.

Teorik ve karmaşık kavramlardan sakınarak yazan Hughes’in piç kurumlar kavramı, toplumsal yapılara arız olan sınırlılıkları anlamak açısından sağlam bir teorik zemin sunmaktadır. Weber ve takipçileri meşru olmayanın nasıl meşru hale geldiğiyle ilgilenirken Hughes, gayrimeşru girişimlerin varlığını sürdürme keyfiyetine ve insanların meşru davranış tanımlarına karşı geliştirdikleri direniş biçimlerine odaklanır.

Hughes’e göre, toplumsal kurumlar, din, sanat, eğlence, eğitim, gıda, giyim, barınma vb. ihtiyaç ve arzularımızı tatmin eden mal ve hizmetleri dağıtırlar (dağıtım işlevi). Ancak bunu, neyi arzulamanın “meşru” olduğunu da tanımlayarak yaparlar (tanımlama işlevi).

Bu meşruiyet çerçevesi, ne kadar geniş ve esnek olursa olsun bazı birey ve grupları, ihtiyaç ve arzuların tatmini anlamında dışarıda bırakır. Çünkü toplumsal normlar ve kurumlar, davranışların yığıldığı tepe noktalarını (modal points) işaretlemekle; hiçbir istatistiksel yığılma nüfusun %100’ünü kapsayamaz. Bazı mağazaların XXL’tan büyük gömlek satmaması gibi, meşru toplumsal kurumlar da “ortalama” bireye hitap ederler. Sapan davranışlara yaptırım uygulayarak ve yalnızca standartlaştırılmış fırsat ve hizmetleri sunarak davranışları belli bir tepe noktasında kümeleseler de sapmaları tamamen yok edemezler.

Piç kurumlar, bu istatistiksel ve sosyolojik kaçınılmazlığın ifadesi olarak ortaya çıkar. Örneğin insan ile Tanrı arasındaki ilişkileri düzenleyen davranışların yığıldığı tepe noktasında örgütlü dinler yer alır. Buna karşılık, dinin kurumsallaşmış öğreti ve ritüellerine karşı gelişen kolektif itirazlar, ana akım tarih yazımında firak-ı dâlle olarak etiketlenen heterodoks grupların ortaya çıkmasıyla sonuçlanır.

Kaygılı ebeveynler, resmi eğitim müfredatının öğrencilere eşitsiz dağıtım sağladığı koşullarda, yasağa rağmen çeşitli adlar altında faaliyetini sürdüren dershanelere (cram schools) ya da merdiven altı kurslara yönelir.

Emlak piyasasının ve/veya devletin meşru barınma imkânı sağla(ya)madığı koşullarda, kentlerin çeperlerinde yasadışı gecekondular yükselirken yasal yapılardaki “kaçak” eklenti ve müdahaleler artar.

Banka kredilerinin ve vergisel teşviklerin “kusurlu” dağıtımı karşısında, finansal anlamda dışlanan küçük esnaf ve bireyler kendi çözümlerini üretir. En masumu kadınlar arası “altın günleri” olmak üzere, karaborsa, tefecilik veya senetle satış yapan esnaf ağları gibi kayıt dışı ekonomiyi destekleyen piç kurumlar ortaya çıkar.

Keza, yasalarla tanımlanan evlilik kurumunun sınıf, din, statü veya ekonomik zorluklar nedeniyle herkes için ulaşılabilir ya da arzulanabilir olmaması, imam nikâhı, ikinci eş (kuma) vb. yasadışı “birlikte yaşama” biçimlerini teşvik eder. Evlenme ve boşanma maliyetlerini artıran geleneksel veya yasal zorunluluklar, özellikle yetişkin erkekler için anlık cinsel deneyimleri mümkün kılan sosyal ağ ve mekânların gelişimini destekler. Ortalama birey farkında olmasa da kendisi için kolayca uygun partner bulunamayan veya değer verdiği diğer şeylerden mahrum kalmaksızın evliliğin yükümlülüklerini üstlenemeyecek durumda olan çok sayıda insan vardır.

Yargı sisteminin yapısal sorunları ve devletin hukuki kapsayıcılığının zayıflığı, gayri resmî adalet dağıtıcılarını doğurur. Mahalle ya da aşiret seviyesinde “racon kesen” soy büyükleri, mafya liderleri ve ticari hayatta çek-senet tahsilatçıları, devletin adalet dağıtımındaki yetersizliğini “telafi eden” piç kurumlardır. Resmi adalete güvenmeyen veya ulaşamayan gruplar, hapishanelerde, yeraltı dünyasında ya da “Çukur” mahallelerde kendi mahkemelerini kurarlar; içlerindeki suçluları yargılayıp cezalandırırlar. Hughes’in kangaroo courts (düzmece mahkemeler) olarak adlandırdığı bu kurumlar, ilgili oldukları dünyanın -neyin “adil” olduğuna dair- kurallarına ve üyelerin ortak çıkarlarına karşı işlenen suçlar için harekete geçer.

Yukarıda örneklediğimiz sosyal oluşumlar, yasadışı doğalarına karşın çoğu kez son derece gelenekselleşmiş ve kamuoyu tarafından desteklenen kurumlardır. Bazıları meşru mal ve hizmetlerin gayrimeşru dağıtıcısı (karaborsa, kaçakçılık, çalıntı mal alım-satımı); bazıları gayrimeşru arzuların (kumar, fuhuş, uyuşturucu) tatmin edicisi olan piç kurumlar, açık bir meşruiyet desteğine sahip olmasalar da belirli bir istikrar kazanabilirler. Mevcut hukuk düzeninin zımni göz yummasıyla faaliyet yürütseler de hukuki himayeden yoksundurlar ve çoğunlukla kamusal saygınlık alanının dışında kalırlar.

Hughes’a göre, piç kurumların başlıca işlevi, yerleşik kurumsal tanım ve dağıtımdaki “hata ve kusurların” düzeltilmesidir. Devletin ve toplumun örtülü toleransından (connivance) yararlanmaları bundandır. Örneğin hemen her toplumda lanetlenen, yine de istisnasız her toplumda bulunan fuhuş (paralı seks), eş seçimindeki kusurlu dağıtımın telafi edildiği örgütlü yollardan biridir. Kadim bir piç kurum olarak fuhşun avantajı, çok fazla erkek için çok az kadına ihtiyaç duymasıdır. Keza, “dershane”, diploma vermeye yetkili kurumların (okulların) dağıtımdaki kusurlarını gidererek dikey sosyal mobiliteyi (üniversiteye geçişi) kolaylaştıran istikrarlı bir piç kurumdur.  

Dolayısıyla, piç kurumları doğru, meşru ya da ahlaki olandan patolojik sapmalar olarak değil, “insan faaliyetlerinin ve girişimlerinin toplam kompleksinin bir parçası” olarak incelemeliyiz. Piç kurumlar, içerisinde -muhtemelen meşru kurumlarda da bulunan- toplumsal süreçlerin işlediği düzenlerdir. Bu düzenler, meşru düzenin dağıt(a)madığı arzuları, mal veya hizmetleri dağıtır.

***

Hughes’in işlevselci yaklaşımı, piç kurumları daha ziyade “devletin veya toplumun kapsama kapasitesinin sınırında kendiliğinden beliren toplumsal düzen arayışları” olarak kavrar. Devlet veya meşru toplumsal kurumlar, istese de her yere yetişemeyen, dağıtım hatalarıyla malul bir “dağıtıcı” konumundadır.

Bu konumlandırma, özellikle modern devletin müdahale kabiliyetindeki baş döndürücü gelişmeler nedeniyle eleştiriye (ya da en azından güncellemeye) açıktır. Burada, Hughes’in 20. yüzyıl ortası Amerikan toplumunu karakterize eden görece iyimser ve liberal “dağıtım kusuru” varsayımını aşarak piç kurumlar kavramını günümüzün ekonomi-politik ve biyopolitik gerçekliği ile buluşturmayı deneyeceğiz.

Hughes’in yazdığı dönemle (1960-70’ler) kıyaslandığında, Devlet’in dijital ve finansal takip imkânları, biyometrik veri tabanları ve kolluk kuvvetlerinin intikal ve önleme kabiliyeti, özellikle son yirmi yılda hızlı bir gelişme kaydetti. Yapay zekânın gittikçe çeşitlenen kurumsal kullanımları da bu gelişmeleri desteklemektedir. Dahası, meşru toplumsal kurum ve normları devletin himayesine veren muhafazakâr politikalar, özellikle Türkiye gibi ülkelerde ana akım haline geldi.

Bu koşullarda, bir devletin -eğer Somali ya da Sudan gibi “başarısız devlet(failed state) kategorisinde değilse- illegal eylem ve yapılanmaları önleme anlamında yapısal bir yetersizlikten mustarip olma ihtimali çok düşüktür. Devlet edilgin bir dağıtıcı olmayıp, stratejik bir egemenlik aktörü olarak daima denkleme dâhildir. Devlet yetersizliği, “her şeyi devletten beklemeyelim” klişesini destekleyen muhafazakâr bir yanılsamadır.

Özetle, hangi rejim altında yönetildiğinden bağımsız olarak, modern devlet için “isteyip de engelleyememek” gibi bir durum söz konusu değildir. Bilakis devlet geleneğinin güçlü ve siyaseten pragmatik olduğu ülkelerde, piç kurumlar, devletin bilinçli olarak boşalttığı ve dolaylı vekâletler üzerinden denetlediği “istisna alanlarında” yeşerir. Bu alanlarda, devlet adına “kötü yönetim” değil, bir tür “bilinçli ihmal” söz konusudur.

Her toplumsal alanı formel hukuka dâhil etmenin (davranışları tepe noktasında toplamanın) getireceği maliyetten (yargı, zabıta, cezaevleri; sosyal yardım, denetim ve işlem maliyetleri vs.) kaçınmak ve olası toplumsal gerilimleri yönetmek için belirli gri alanlar yaratmak, “yönetimsellik(governmentality) ilkesinin bir parçasıdır. Örneğin kent çeperlerindeki gecekondu alanları veya kayıt dışı işçi pazarları, devletin “kentsel arsa ve sosyal konut” üretmedeki aczinden ziyade, ucuz emek gücünü ve sermaye birikimini desteklemek için bu alanlardaki kural dışılığa göz yumduğu bir “müsamaha rejimi” altında büyümüştür. Buralarda “racon kesen” piç kurumlar (çeteler, mafya grupları, ‘dayı başı’ sistemleri vs.), devletin örtülü vekâletine sahip ucuz denetim aparatlarıdır. Formel/legal kontrolün dışında olsalar da fiili/örfî kontrolden uzak değillerdir.

Meşru sistemin karşılayamadığı gayrimeşru talep ve arzuları tamamen bastırmak yerine, belirli gri alanlara “kontrollü ve salıverilmiş” bir biçimde hapsetmek, yönetimsellik anlamında rasyonel bir tercihtir. Foucault’dan (2013) alıntıladığımız “yönetimsellik” kavramı, esasen “devletin yetersizliği” fikrini reddeder. Modern yönetimsellik, Devlet’in “güdücü” (pastoral) karakterini, her şeyi tek merkezden kontrol eden katı bir otorite olarak değil, meşru/gayrimeşru, formel/informel tüm pratikleri, özgürlük alanlarını ve hatta sapmaları nüfusu denetlemek uğruna hesaba katan bir “yönlendirme ve düzenleme sanatı” olarak kavrar. Yine de Foucault, modern disipliner aygıtları analiz ederken piç kurumların bizzat bir yönetim tekniği olabileceğini öngörmüş değildi. 

Böylece meşru alanın vitrini temiz kalırken, ekonomi-politik sistemin bekası için gerekli olan “kirli ve gayri resmi” çarklar, bu sözde terk edilmiş alanlarda bizzat devletin örtülü müsamahası altında döner durur. Agamben’in (2020) İstisna Hali’nden bu yana öğrendiğimiz şekliyle “egemenlik”, basitçe bir alanı kurallarla yönetmek değil; hangi alanın hukukun dışına çıkarılacağına karar verme gücüdür. Hughes’in “dağıtım hatası” dediği şey, günümüz devletinde yapısal bir yetersizlik değil Egemen’e mahsus bilinçli bir siyasal tercihtir.

***

Egemen siyasal tercihlerdeki bu dönüşüm, son yirmi yılda güçlenen neoliberal ekonomi politikalarından bağımsız değildir. Neoliberal sermaye birikim rejimi, Marx’ın (2011) “nispi artık nüfus” olarak tanımladığı, üretim süreçleri açısından gereksizleşen veya sistemin meşru/güvenceli limanlarına demirlenemeyen bir nüfus üretir. Bu nüfus, ekonomik ve toplumsal anlamda düzenin ıskartasıdır. Onların maruz kaldığı ihmal veya yoksunluklar, çoğu kez ortalama vatandaşa “beceriksizlik” gibi görünür ya da öyle gösterilir. Oysa Devlet, egemenlik alanının belirli bir kısmını bir “terk ve denetim” bölgesine dönüştürmektedir; ortada bir beceriksizlik yoktur. Devlet’in çeşitli müdahalelerle nüfusun bir kısmını çeperlere doğru itmesi, kararlı bir “biyopolitik tahliye” stratejisidir (Altun, 2026).

Foucaultcu modelde “iktidar her yerdedir” ve adeta toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz eder. Modern devletin neoliberal yapılanması ise iktidarın bazı kılcal damarlardan bilerek ve isteyerek geri çekilmesini gerektirir. Ancak bu geri çekilme bir boşluk yaratmaz; bilakis Devlet’e yeni bir asimetrik şantaj ve denetim alanı açar. Bu alan açma, Foucault’nun biyopolitik çerçevesinin yeterince açıklayamadığı bir “istisna rejimi” yönetimselliğidir: Devlet, gücünün ve her yerdeliğinin sınırlarını korumak veya esnetmek için piç kurumları yapısal bir “protez” olarak kullanır.

Piç kurumlar, meşru kurumların dağıtım kanallarından dışlanan “ıskarta hayatlar” için biyolojik ve toplumsal varlıklarını sürdürebilecekleri bir sığınak işlevi görür. Coğrafi ve simgesel olarak “istisnai” alanlara (gecekondular, Çukur mahalleler, göçmen semtleri, eski sanayi siteleri vs.) terk edilen nüfusun -düzenin bekasına tehdit oluşturmadan- kendi başının çaresine bakması, Devlet’in piç kurumsal ağların zuhuruna göz yummasıyla mümkündür. Bu bir acziyet değil, neoliberal aklın onayladığı bir maliyet transferidir.

Elimizde ampirik veriler bulunmamakla birlikte, piç kurumların varlığına göz yummanın maliyetinin, %100 denetlenen ve sapmalara karşı sıfır toleransla çalışan bir sistemi yönetmenin maliyetinden daha düşük olacağını tahmin edebiliriz. Türkiye’nin düşük ev sahipliği oranı (%57.1) ile Avrupa ülkeleri arasında 29. sırada yer alması; son İmar Barışı düzenlemesinin toplam 7.085.969 bağımsız yapı bölümünü kapsamış olması; lise son sınıf öğrencilerinin yarıdan fazlasının (%68.5) üniversite giriş sınavına hazırlık için dershaneye gidiyor olması; ilk evlenme yaşı ortalamasındaki (erkeklerde 28,5, kadınlarda 26) istikrarlı yükseliş; sayıları 100 bini aşan “seks işçileri” ve sigortasız çalışan 8.5 milyon emekçi ile GSYH’nin %28.7’sine ulaşan kayıt dışı ekonomi, sağlanan tasarrufun neoliberal göstergeleri olarak okunabilir.

Dahası, katı sistemlerin kapasiteyi sonuna kadar zorlama eğilimi, toplumsal sürtünmeyi ve nihayet davranışsal sapmaları artırırken piç kurumlar, sistemin aşırı ısınmasını önleyen birer emniyet supabı gibi işler. Gayri resmî adalet dağıtımının ya da mikro-suç ekonomisinin kontrol ettiği öfke, meşru kurumlara değil alanın kendi iç dinamiklerine yönelir.

Devletin bir tür “asimetrik tolerans” sergilediği bu koşullar, aynı zamanda ona bu yapılar üzerinde sürekli bir hukuki/siyasi “şantaj yetkisi” kazandırır. Hakemin eli, her an kırmızı karta uzanabilecek şekilde konumlanmıştır. Devlet, “vakti geldiğinde” operasyonel kapasitesini hatırlatır ve piç kurumu tasfiye eder. Dolayısıyla, mağdur yurttaşlardan sıkça duyduğumuz “nerde bu devlet?” sorusunun cevabı, Sadi-i Şirazi’nin “hükümdar yol vermeden eşkıya kervan basamaz” cümlesinde gizlidir: Hükümdar, tam da eşkıyanın kervan bastığı yerdedir.


Kaynakça
Agamben, G. (2020) İstisna Hali (Çev. K. Atakay). İstanbul: Ayrıntı.
Altun, M. (2026). Alacalı Vatandaşlık. Siyaset Kahvesi [2 Şubat 2026].
Foucault, M. (2013). Güvenlik, Toprak, Nüfus: College de France Dersleri 1977-1978 (Çev. F. Taylan). İstanbul: Bilgi Üniversitesi.
Hughes, E.C. (1993). The sociological eye: Selected Papers. New Brunswick, NJ: Transaction Publishers.
Marx, K. (2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi (1. Cilt) (Çev. M. Selik, N. Satlıgan). İstanbul: Yordam.

Yorum bırakın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.