Adalet Anlayışının Temeli (3)

Standart

Yazan : Hikmet ANLAK

Jeolojik Adalet, Salvador Dali, 1936, Kaynak: www.salvador-dali.org

Müslümanların Güçle Olan İlişkisi

İslamcı iki grubun güç mücadelesinin bir  sonucu olarak ortaya çıkan, şimdilik karanlık yönleri, görebildiğimiz  ve anlayabildiğimiz yönlerinden daha fazla olan ve birçok insanın ölmesine ve yaralanmasına neden olan 15/7 şiddet olayları ile devamında bu çatışmanın oluşturduğu meşruiyet ve kitle desteğinden istifade edilerek yaşanan kötü olaylarla doğrudan veya dolaylı bir ilgisi olup olmadığına bakılmaksızın yüzbinlerce kişi hakkında yürütülen adli ve idari işlemler ve bunların en temel prensipler ile temel hak ve hürriyetler çiğnenerek yapılıyor olması muhafazakar mahallede derin bir sorgulama süreci başlattı. İnsanlar bir yandan kendi yurttaşlarına çekinmeden kurşun sıkabilecek vahşeti sergileyen İslamcıların, bu durumunu daha tartışmaya fırsat bulamamışken, bu vahşeti aratmayan insanlık dışı hukuki ve adli uygulamalara tanık oldular. Ortaya çıkan toplumsal yıkım öyle bir seviyeye ulaştı ki muhafazakar camiada neredeyse her evden bu uygulamalara maruz kalanlar oldu. 

Müslümanların Güçle İlişkisinin Tarihsel Arkaplanı

Esasen İslam tarihinde cereyan eden benzeri iktidar ve güç savaşlarına bakıldığında 15/7 şiddet olaylarının onların yanında küçük kaldığı bile söylenebilir. Örneğin peygamber karısı Aişe’nin esasen kendisinin de düşman olduğu Emevilerle ittifak yapması ve Ali’ye karşı ordu toplaması sonrasında Basra yakınlarında iki taraf arasında gerçekleşen Cemel denilen savaşta ölenlerin sayısı on binden fazladır. Aynı şekilde Osman tarafından Şam valiliğine atanan Muaviye’nin ezeli düşmanı Ali’ye karşı savaş ilan etmesi sonucunda yaşanan çatışmalardan birisi olan Sıffin’de -kutsal kitap sayfalarının mızrak uçlarına takılmasıyla ünlü savaş- yetmişbin kişinin birbirini doğramasıyla sonuçlanması  İslam dünyasında yaşanan binlerce ve onbinlerce insanın canı, ırzı ve malının heder edilmesi sonuçlanan çatışmaların erken ve şiddetli örnekleridir. Bu güç mücadelelerinin ve yaşanan acı sonuçların peygamberin ölmesinden kısa bir süre sonra gerçekleşmiş olduğunu da hatırlatalım.  

Bu iç savaşın ve onun sonucu olarak ortaya çıkan feci olayların ardından bir Hakem olayı yaşanmış ve  adaleti sağlaması beklenen peygamber arkadaşları Ali’yi azledip yerine Muaviye’yi atamış, herkesi ona biat etmeye çağırmış ve toplumun cumhuru yani çoğunluğu  da bu durumu bunu desteklemiştir.  Bu süreçte Muaviye durumu kontrol altına almak için bir yandan potansiyel muhalifleri bir bir ortadan kaldırırken diğer yandan da Ali’nin veliahtı Hasan’la önce zaman kazanmak için anlaşma yapmış, ama kısa bir süre sonra onu zehirleterek onu tümüyle ortadan kaldırmıştır. Devamında ise oğlu Yezid’i veliahtı olarak kendi yerine atamış ve Müslümanların halifesi sıfatını kazanan Yezid, “İslam” ordusunu kullanarak kendisine karşı çıkan herkesi en acımasız şekilde yok etmiştir. 

Bu yaşananları pek kimse dillendirmez ama örneğin muhalefeti cezalandırmak için üç gün boyunca tüm Medinelilerin Harre olayında öldürülmesini, karısına/kızına tecavüz edilmesini ve mallarının yağmalanmasını caiz kılan fetvayla gerçekleştirilen inanılmaz vahşetin ardından  ‘Allah’ın” halifesinin yer yüzünde hakim olmasını sağlanmıştır!!! Yezid’e karşı çıkan Hüseyin Kerbela’da başı gövdesinden ayrılarak öldürülmüş onun da aynı şekilde karısına/kızına tecavüz edilmiş  ve köleleştirilerek cariye yapılmalarından bir mahsur görülmemiştir. Oldukça kanlı geçen bu dönemde yaşanan bütün bu vahşet sonrasında tıpkı günümüzde olduğu gibi din ve adalet tartışmalarını gündeme getirmiştir. 

O dönemin müslüman toplumu yaşananlar karşısında infiale uğramış ve Allah için birbirini düşman belleyen bu grupların hangisinin haklı, hangisinin haksız olduğunu anlayamadığı gibi Allah’ın bu vahşeti nasıl emredip izin verebildiğini de bir türlü anlayamamıştı. 

Dönemin iktidarına  yakın olan ulema bütün bunların Allah’ın takdiri ve kaderiyle olduğunu ve Müslümanlar arasına “fitne” yayan dış güçlerden münafık ve diğerlerinin bu vahşetin asıl sorumluları olduğu tezi ile olan biteni izah etmeye çalışmışlardır. Bu açıklama akılları tatmin etmediği gibi akademik/ulema çevrelerinde de Allah’ın nitelikleri tartışması açılmış ve “Allah nasıldır?” şeklinde tanımlayabileceğimiz bir fikri kriz ortaya çıkmıştır.  Dönemin pek çok düşünürü bu krize cevap bulmaya çabalamıştır. 

Dönemin halifesini destekleyen ulema Allah’ın çok güçlü ve her istediğini yapan bir niteliğe sahip olduğunu vurgulayarak, Allah’ın yaşanan olaylarda bağiylere/biat etmeyenlere karşı mücadele eden kendi halifesini desteklediğini, bu bağiylerin halifenin dolayısıyla Allah’ın emrine karşı çıkmaları nedeniyle kanlarının/canlarının helal, karılarının/kızlarının cariye ve mallarının ganimet yapılmasının doğru olduğunu fetva eylemişlerdir. Bütün bunların olmasının ise Allah’ın istemesiyle kaderden dolayı olduğunu ve Allah’ın desteği nedeniyle de halifelerinin (Muaviye/Yezid) bu savaşlarında başarılı olduğunu -başarılı oldukları için zaten Allah istemiş olmaktadır- savunmuşlardır. Bu tartışmalar bir peygamberle gelen İslam dinin neden gönderildiği ya da amacının ne olduğu tartışmasını da ortaya çıkarmıştır. 

Müslüman Geleneğinde Siyasal bir Araç olarak Din

Siyasetle olan ilişkileri bakımından erken dönem Müslümanlarını iki temel gruba ayırmak mümkün. Bunları daha kolay anlaşılabilmeleri için bugünün diliyle partiler olarak tanımlayalım. Birinci grubu Siyasal İslam olarak adlandıralım. Bu grup kendi içinde üç önemli siyasal eğilime yani partiye ayrılıyor ve gruptaki hareketler İslamı tamamen siyasal bir boyuttan okuyorlar. Bunlar  Eşari/Selefi Parti, Mutezile Partisi ve Şia Partisi. İkinci grubu Birey İslam olarak adlandırıyoruz. Aslında bu gruba grup demesek de olur zira Hanefi Düşünce burada tek başına duruyor. Diğerlerinden ayırt edici yönü İslam’ı bireyin yaratıcısı ile olan ilişkisi üzerinden okuyor olmaları. 

Bu tartışmanın taraflarını tek tek incelememiz gerekirse Eşari / Selefi Parti’nin ana görüşleri şu şekildedir:Allah peygamberi bireylere değil topluma göndermiştir, 

  1. Peygamberin gönderilmesinin asıl amacı peygamberin insanlardan kendisine inanacak kişileri toplayarak siyasal bir güç oluşturması ve bu güçle siyasal iktidarı ele geçirmesini sağlamaktır, 
  2. Allah’ın böylece egemenlik kurduğu her yerde peygamber/halifeye herkesin biat etmesi sağlanmalıdır 
  3. Biat etmeyenler şayet gayr-ı müslim iseler haraç/cizye ve diğer belirlenen vergileri vermeleri karşılığında yaşamalarına müsaade edilebiliri aksi halde öldürülebilirler, 
  4. Müslüman olanların biat etmeleri sağlanmalıdır
  5. Buna rağmen biat etmeyenler bağiy olarak adlandırılır ve bu kişilerin kanı/canı helal, karısı/kızı cariye ve malının ganimet yapılabilir, 
  6. Peygamber/halife tarafından egemenlik kurulmayan yerler en kısa zamanda egemenliğe dahil edilmeli ve bunun için sürekli bir kutsal savaş/cihad yapılmalıdır, 
  7. Dinin gelişinin asıl amacının (makasıd-ı şeria) dinin, hayatın, aklın, neslin ve malın korunmasının yerine getirilmesini ve bu şekilde ölüp gidenlerin de cennete gitmesini sağlamayı amaçladığını savunmuşlardır. Bu grubun naslardan hüküm çıkarmak için takip ettikleri yönteme ise Mütekellimin/Metinci yöntemi adı verilmiştir. 

Buna bir tepki olarak ortaya çıkan ve her ne kadar akılcı argümanlarla bireyin tam irade ve güç sahibi olduğunu savunsa da kendisi de siyasal bir karakteristiğe sahip Siyasal İslamcı ikinici siyasal hareket Mutezile partisidir. Mutezile’nin görüşlerini kısaca özetlemek gerekirse:

  1. Dinin gönderilmesinin amacının nitelikleri zatında bulunan ve bir olan Allah’ın bilinmesinin sağlanması, adaletin gerçekleştirilmesi, iyilere ödül kötülere ceza verilmesi, büyük günah işleyenlerin cennet ile cehennem arasında bir yerde olmasıdır
  2. Din adaletin gerçekleşmesi, sürekli iyiliğin emredilmesi kötülüğün yasaklanmasını sağlanmayı amaçlar. 

Siyasal İslamın üçüncü partisi ise Ali taraftarlarının oluşturduğu bir siyasal oluşum vardır ki bu da Şia diye adlandırılmaktadır. Aslına bakılırsa bizim inanç farklılıkları üzerinden okuma eğiliminde olduğumuz bu farklı grupların çıkış dinamiği siyasettir ve İslam tarihinde ortaya çıkan bu siyasal hareketleri ayrı birer siyasal parti gibi düşünerek Siyasal İslam; Eşari-Selefi İslam Partisi/Ehl-i Sünnet Partisi, Mutezile Partisi ve Şia Partisi olmak üzere İslamcı partiler olarak teşekkül ettiğini söyleyebiliriz. Bu siyasal doktrinler arasından Eşari/Selefi İslamcı doktrinin binlerce yıl içinde çok kısa bir süre dışında hep iktidarda olduğunun altını çizelim.

İkili ayırımımızda bu üçünden ayrı bir yerde duran Birey İslam olarak sınıflandırdığımız Hanefi düşünceyi ise ayrıca ele almamız yerinde olacaktır. Nitekim Siyasal İslam’ın dayandığı temel norm sonradan Hanefiliği de zorla içine dahi etmiş, doktrin olarak onu silerken varlığına sadece pratik uygulamalarda izin verilmiş ve kurulan hukuk düzeninin bütün temel normları ise Eşari/Selefi İslam Partisi’ne ait doktrin tarafından açıklanmıştır. 

Oysa Hanefilik bir doktrin olarak hayatta kalabilseydi, bambaşka siyasal bir zemin oluşturacaktı. Nitekim Hanefilik kısaca şu görüşleri kabul eder:

  1. Bir olan Allah akıl ile bilinip bulunabilir, 
  2. Kainatın Allah’ın Tekvin sıfatının ürünüdür, 
  3. Peygamberin getirdiği din bireye için gelmiştir ve asla hiçbir siyasal amaç barındırmaz, 
  4. Varoluşsal olarak kainatta bulunan her şey ya iyi ve ya kötüdür, 
  5. Allah iyi olanı emreder ve kötü olanı yasaklar, 
  6. Din ile hukuk ayrı şeylerdir
  7. Din sabit inançlardan oluşurken hukukun ise değişen koşullara göre verilen hükümlerden oluşur dolaysıyla bu hükümlerin koşullara göre değişebilir
  8. Dinin asıl amacın varoluşsal iyiyi gerçekleştirmektir, 
  9. Dinin Kavli/Kuran ayet  ve Kevni/Bilim ayet olmak üzere iki kaynağı vardır ve akıl bu iki ayeti anlayabilecek şekilde yaratılmıştır.

Hanefiliğin Siyasal İslam Tarafından Asimile Edilmesi

Temel köşe taşları ile bu şekilde tanımlayabileceğimiz ve Ebu Hanife tarafından ortaya konulan Hanefiyye Doktrini bireyi dinin gelişinin muhatabı kabul eder ve bu yönüyle siyasal bir hareket olarak değil bir düşünce ekolü olarak gelişmiştir. Bu nedenledir ki bu ekolü BİREY İSLAM olarak adlandırmak mümkündür. 

Ebu Hanife yukarıda sayılan ve iktidarı destekleyen ekollerin uygun bulup cevaz verdiği Emeviler tarafından işlenen zulüm uygulamalarını adil ve İslami bulmadığı gibi onların yerine bir darbeyle gelen Abbasilerin uygulamalarını da onaylamamış ve Şia ekolune bağlı olmadığı halde zulme uğrayan Ali ve evlatlarını ise sürekli desteklemiştir. 

Bu durum Hanefilerin tüm halifeler/iktidarlarla çatışması sonucu doğurmuş ve özellikle Horasan ve İran bölgesinde Hanefi/Birey İslam taraftarları ile Siyasal İslamcı/Hilafetçi Eşari/Selefi Siyasal İslam taraftarları arasında kanlı olaylar yaşanmasına neden olmuştur. Daha sonra halife/iktidar desteğiyle sindirilen ve atla eşeğin çiftleştirilerek katır yapılması ve doğuramayan bir niteliğe büründürülmesi gibi Hanefilik de kısırlaştırılmış, hiçbir esaslı soruna çözüm sunamayan bir yapıya büründürülmüş Hanefiliğin yaygın olduğu yerlerde inançta Siyasal İslam/Eşari, uygulamada Hanefi pratiği ortaya konularak her iki grubun toplandığı yeni bir parti kurulmuş ve Hanefilik de zorla buraya dahil edilmiştir ki bu da EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT PARTİSİ diye adlandırılmıştır. Bundan sonra artık katırın doğurmasını imkansızlığı gibi fıkıh da hiçbir yeni çözüm geliştirememiş, akıl iğdiş edilmiş, ümeranın yardakçı ulemayla bir olup sundukları fıkha ise herhangi bir itiraz yapıldığında ya Kuran/Sünnet sopasıyla ya da İcma ve Cumhur sopasıyla karşı çıkanlar tedip edilmiştir.

Her hukuk sisteminin ve hukuk kurallarıyla ortaya çıkan devlet tüzel kişiliğinin dayandığı bir felsefi/inanç kökü vardır ve bu köke Hukuk Felsefesi biliminde “temel norm” denilir. Örneğin T.C. anayasasının temel normu başlangıç kısmında özetlenmiş ve ilk üç maddede ise devletin bu felsefe üzerine kurulduğu açıkça belirtilerek bunun değiştirilemeyeceği veya değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği belirtilmiştir. Bu anlamda temel norm bir nevi devletin amentüsü mahiyetini almakta ve kanunlar hiyerarşisi bu temel üzerine oturtulmaktadır. İşte hukukun üzerinde yükseldiği bu fondasyonun temeli ise kurucu gücün sahip olduğu inanç/felsefe köküdür. Önümüzdeki yazılarımızda İslamcıların yaptıkları vahşi uygulamalarının meşruiyet doktrininin temeline inmeye devam edeceğiz…. 

İslam fıkhının içine düştüğü bu tükenmişliği son dönem Osmanlı aydınlarından Ahmet Cevdet Paşa’nın yaşadığı şu olay bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır: Ahmet Cevdet Paşa gençliğinde, ünlü Fıkıh Alimi Hoca Yahya Efendi’ye gidip, usûl-i fıkıhtan şüphe ettiği bazı meseleler hakkında sorduğunda, Hoca Yahya Efendi, genç Ahmet Cevdet’e, “Ben bu ilmi hakkıyla bilir bir zâta mülâkî olmadım ve bu ilim eslâfımızdan bize tevârüs etmedi. Vâkıa usûl-i fıkıhdan hayli kitaplar okuyup okuttuk. Lâkin bu ilimde meleke ve tasarrufa nâil olamadık. Sen de uğraşma, yorulursun oğlum!” demiştir.

* Ebululâ Mardin, Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1996, s.17-18; Ahmet Şimşirgil ve Ekrem Buğra Ekinci, Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle, İstanbul, KTB Yayınları, 2008, s.11-12.).

Karşılaştırma kolaylığı olabilmesi için aşağıda Birey İslam ile Siyasal İslam’ın ana görüşlerini karşılaştırmalı bir tablo halinde ortaya koyacağız.

EŞARİLİK-SELEFİLİK/EHL-İ SÜNNET
SİYASAL İSLAM – CİHATÇI İSLAM
HANEFİ-MATURİDİLİK/EHL-İ REY
BİREY İSLAM – BARIŞ İSLAM
1Allah’ın kainatı yaratmada kuralları yoktur bu nedenle de Tekvin sıfatı yoktur. Allah’ın yaratmada kuralları vardır ve bu kurallar Tekvin sıfatından kaynaklanır.
2Tekvin sıfatı olmadığı için kainatta nedensellik de yoktur. Sebep-sonuç diye söylenen şeyler bir yanılgı olup arka arkaya yaratılmalardan ibarettir. Allah sınırsız sonsuz kudret ve iradesiyle adetine göre yaratır ama ne yapacağı hiç bilinmez. Tekvin sıfatı nedeniyle nedensellik vardır ve dinin tüm hükümleri bu nedenler üzerine inşa edilmiştir. Bu anlamda Allah kendini sınırlamıştır ve nedenlerle yaratmalar gerçekleşir ama nedenler yaratıcı değildir. 
3Allah’ın yaratmalarında amaçlılık yoktur, çünkü sınırsız güç ve irade sahibi olmak ile amaçlılık çatışır. Yani o sefeh ve abes bir şekilde her şeyi yapabilir.  Allah hiçbir şeyi sefeh ve abes yere yapmaz, çünkü insanda bile yanlış olan bir hal sırf onu sınırsız güçlü yapacağız diye ona izafe edilemez. Allah herşeyi bir gaye ve hikmet ile yaratır.
4Hikmet Allah’ın ve peygamberinin sözünde saklıdır ve onu ancak onlar derse biz bilebiliriz. Ayrıca onun hikmetleri bilinemediği gibi hikmetinden sual de olunmaz. Aynı şekilde halifenin de hikmetleri bilinemez ve sorgulanamaz.  Hikmet şeriatın/hukukun ta kendisidir. Hikmet Allah’ın Tekvin ile yarattığı bu kainattaki neden-sonuç ilişkisidir ve biz bunu aklımızla biliriz ve hikmetinden sual de ederiz. Halife de bu hikmete uygun davranmak zorunda değilse cevabını vermek zorundadır. 
5Allah’ın emri naslardaki ibarelerin ta kendisidir ve adalet bu nassların uygulanmasından ibarettir ve bunların arkasındaki hikmet/adelet akılla kavranamaz. Allah’ın emri naslardan aklın çıkardığı sonuçtur ve adalet nasslar/kavli ayet ve kevni ayetin birlikte değerlendirilerek iyi/hasen olana ulaşılmasının uygulanmasından ibarettir.
6 Kainatta bulunan hiçbir şey iyi veya kötü değildir ve Allah emrederse iyi yasaklarsa kötü olur. Buna göre temel hak diye bir şey yoktur. Zira haklar varoluşsal değil verilişseldir.   Kainatta bulunan herşey iyi ve kötü olarak yaratılmış olup Allah iyi olanı emreder ve kötü olanı da yasaklar. Buna göre özü itibariyle iyi olana dayalı olarak ortaya çıkan temel haklar verilişsel değil varoluşsaldır.
7Allah’ın peygamberle din göndermesini amacı peygamberin kendisine inananlardan bir siyasal güç oluşturup devleti ele geçirmesi ve egemenlik kurmasıdır. Allah’ın peygamber göndermesinin amacı hikmetini gerçekleştirmesi ve nireyin kendisiyle tanışmasını sağlamaktır.
8Din ile şeriat/hukuk aynı şeylerdir ve bunlar asla değişmez. Din inanç amentüsü olup değişmez şeriat/hukuk ise zaman, mekan, kişi ve duruma göre değişebilir. 
9Müslümanların halifesi mutlaka olmalıdır. Çünkü halife Allah’ı ve peygamberini temsil eder.  Hilafet kesinlikle dini bir konu değil siyasi bir konudur ve her ülkenin koşulları farklı siyasi yönetim biçimlerini gerektirebilir ve bunu da orada bulunan örf belirler.
10 İnanç ile davranış bir bütündür, kişi inanıyorsa inandığının gereğini yerine getirmelidir. Aksi halde inanmıyorsa mürted olduğu için öldürülür, inanıp yapmıyorsa kafir olduğu için öldürülür. İnanç ayrıdır, davranış ayrıdır. Kişi inandığı halde inandığını yapmayabilir. Devletin görevi kul ile Allah arasında vaki olan ve kalpteki bir tasdikten ibaret olan bireyin inancını ölçmek değildir.
11İslam devleti ile diğer ülke ve milletler arasında asıl olan sürekli savaş/cihattır. Bu nedenle de bu savaşta kazanmak için her şey yapılabilir. Cihad iyi bir şeydir ve Müslümanlar halifenin önderliğinde sürekli savaş/cihad yapmalıdır.  İslam devlet kurulması için değil bireyin Allah ile tanışması için gelmiştir. Bireyler arasında da devletler arasında da asıl olan barıştır, savaş ise saldırılardan korunmak için meşru müdafaa hakkı için yapılabilir. Bu nedenle de cihad bizatihi iyi bir şey değildir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.